DEĞERLER, MANA, CAN

DEĞERLER, MANA, CAN

DEĞERLER, MANA, CAN

Değerler, Mana, Can

 

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Hocam ilk soruyu felsefeci kimliğinizle alakalı olarak sormak istiyoruz. Felsefi tartışmalar içerisinde değerleri nasıl bir yere sahiptir ve bu bağlamda Doğu ve Batı felsefeleri arasında net olarak bir ayrım görülebilir mi değerler bağlamında

Ahmet İnam : Doğu Batı ayrımını nasıl yaptığınızı bilmiyorum ama bizim İslam felsefesi Doğu değildir yani. İslam felsefesi Aristoteles çizgisinde Yunanîdir büyük ölçüde. Kuranî olanla Yunanî olanın bir araya gelmesi ile oluşmuştur ama hikmet temelinde konuşabiliriz. Doğu hikmetinde değerlere bakışı “sophia” anlamında kullanıyorum. Eski Yunanın sophia dediği ile bizim belki bir yorumuyla hikmet dediğimiz şeyi birleştirirsek o anlamda Doğu hikmeti ile Batı hikmeti arasında değerler açısından bir fark var mıdır diye sorarsanız, bence yoktur. Çünkü hikmetin çok derinlerde bütün insanları kuşatan değerlere sahip olduğunu düşünüyorum. Felsefenin imkânı da odur. Çünkü felsefe hikmet sevgisi demek. “Philia Sophia”.... Buradaki sophia hikmet demek. O açıdan Batının ve Doğunun değerlere bakışında felsefe açısından, tefekkür, derin düşünce ve insan anlayışı bakımından derin bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Çok temel bir ortaklık vardır. Felsefede değerlerin yeri çok önemli. En azından teknik açıdan: felsefenin bir disiplini olarak hem estetikte hem de ahlak alanında değerler söz konusudur. Dolayısıyla değer sözü mesela eski Yunan'da bu gün çoğunlukla anladığımız anlamda değer olarak geçmiyor. Eski Yunanlı “aksiyom” sözünü kullanıyordu. Fakat aksiyom felsefede mesela  Aristoteles'i düşünürsek şimdi anladığımız anlamda yerini bulamamış, erdem diye geçiyor belki. Aretê olarak eski Yunan diliyle söylersek, o anlamda erdemlerden söz ederken bir anlamda onların değer olduğunu düşünebiliriz. Ama değerler felsefesinin gündeme gelmesi, değer sözünün kullanılması yenidir. Belki bir ölçüde canlı biçimde gündeme gelmesi Kant sonrası felsefede başlamıştır diyebiliriz. Fakat 19-20. yüzyıl felsefesinde özellikle Nicolai Hartmann Alman ekolü ve Max Scheler'in değerler çalışması çok önemli çalışmadır. Bunlar bizim ülkemizde bir ölçüde tanınıyor. Aynı zamanda değerler üzerine hem Takiyettin Mengüşoğlu'nun hem İoanna Kuçuradi hocanın bu konularda epey çalışmaları vardır. Hikmet açısından biz hangi değerlerle yaşayacağız, bize mahsus değerler nedir, gibi soruları düşündüğümüzde…  Onlarla da ilgili olarak hakikaten hikmetimizi geliştirmek yani manevi hayatımızı kuran temel öğeler olarak değerleri gözden geçirmek ve onun üzerine kafa yormak bugün Türkiye'nin en büyük problemidir diye düşünüyorum. Çoğumuz farkında değilizdir yine de bir kısım muhafazakâr olduğunu söyleyen arkadaş bizim kadim tarihimizdeki değerleri tekrar gündeme getirmeyi düşünüyor. O değerleri keşfetmeyi düşünüyorlar ama değerlerin keşfi, değerlerin o keşif üzerinden icadıyla ancak sağlanabilir. Demek ki, bir şeyi muhafaza edebilmek için yenilemek zorundayız. Bu çok önemli bir şeydir. Yoksa geçmişte olup biteni, olanı, olmuş olanı olduğu gibi korumaya çalışırsanız bu koruduğunuz müzelik bir şey olur. Kaldı ki müzeye taşıdığımız şeyleri bile yeniden gözden geçirip paslarından kirlerinden arındırmak gerekiyor. Onun için muhafaza edeceğimiz değerlerin hem keşfedilip yeniden yorumlanmasına gerek var diye düşünüyorum.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Bu konuda daha önceki çalışmalarınızda ve söyleşilerinizde üzerinde durduğunuz mana tarihi devreye giriyor sanırım.

Ahmet İnam: Evet. Çünkü değerler mana ile ilgilidir. Bizim mana âlemimizi keşfetmemiz lazım. ( Çoktan keşfetmiş bulmuş olanlara elbette sözüm yok. Yolları açık olsun! ) Batılı terminolojiyle konuşursak mana âlemimiz, yaşama dünyamız demektir. Husserl, Heidegger gibi onlardan yola çıkarak   toplumu yorumlamaya çalışan Frankfurt Okulu düşünürlerinin, Habermas'ın da kullandığı bir deyimdir: Lebenswelt… Yaşam dünyası... Ben yaşama dünyası diye çeviriyorum. Yaşama dünyası mana âlemimizin üzerinde bulunduğu yerdir. Manevi alemin Batılının terminolojisi ile konuşursak belki monde spirituel, spiritual world veya Geistigen Welt tir. Bunlar mana âlemi demek. Mana âlemimiz aslında yaşama dünyasına dayanıyor. Yaşama dünyası nedir? Yaşama dünyası Husserl'den yola çıkarsak henüz kavramların ve fikirlerin üzerini örtmediği ama fikirlerin ve mananın beslendiği çıplak dünyadır. Bizim düşünce, duyma, algılama dünyamızı besleyen temel dünyanın adına yaşama dünyası diyebiliriz. Yaşama dünyasının hem biyolojik hem ekolojik, hem sosyolojik hem kültürel hem etik boyutları vardır. Bu çıplak dünya bizim mana âlemimizi besliyor. İsterseniz Marksist terminoloji ile buna alt yapı da diyebiliriz. İşte sosyo-ekonomik ilişkiler olabilir, biyolojik, ekolojik ilişkiler olabilir. Doğanın bizim üzerimizde etkisi olabilir. Bütün bu alt yapı mana âlemimizi belirliyor. Şimdi tekrar mana tarihimizi bilme ihtiyacımız olduğuna dönelim…. Mana tarihimizi yazarken dikkat etmemiz gereken hususlar var…. Bu çok önemli bir noktadır çünkü bu değerlerimizin yaşanmasıyla ilgili bir konudur . Mana tarihimiz öteki odaklı bir gözle yazılmalıdır. Daha doğrusu birçok biçimde yazılabilir, örneğin mütedeyyin bir insansanız Kuran'dan, hadislerden, İslamî hayat tarzından, İslam'ın oluşturduğu yaşama dünyasından çıkarak mana tarihimizi yazabilirsiniz. Daha materyalist perspektiften, sosyolojik veya sosyo-ekonomik açıdan bakıyorsanız daha farklı tarihler yazılabilir. Veya ikisini harmanlayan hem mütedeyyin hem ekonomik açıdan görmeye çalışanlar olabilir. Siyasi kaygılarla yazılabilir ki sanıyorum Türkiye'de daha çok bu kaygı öndedir. Çünkü biz çok çabuk siyasi tavır içine giren bir ülkeyiz Siyasi tavır sözünü de yanlış kullandım düzelteyim. Zaten her düşünce tarzı siyasidir. Yönetimi ve toplumu ilgilendirdiği için ama ben buradaki siyasi tavır ile o anlamda siyaseti kastetmiyorum. Parti yönlendirmesine gidiliyor. Hemen alışılmış düşünme kalıplarına giriliyor. “Efendim İttihat Terakkiciler vardır, onların karşısında olanlar vardır ve hizipçiler vardır. Bu ülkenin halkını anlamayanlar ve bu ülkenin namazında abdestinde masum insanları vardır”. Hemen kafa bu şekilde oluşuyor, ben bunu kastediyorum ve bu çok tehlikeli bir düşünme biçimidir. Çünkü sığdır. Çok popülerdir. Bunu aşmamız lazım. Biz akademisyenler değerleri bu sığlıkta ele alırsak hiç bir şekilde mana tarihimizle ilişkiye geçemeyiz. Bu şekilde olmaz.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Sosyal bilimlerde akademisyenler arasında süregelen bir tartışma var. Biz kendi toplumsal yapımıza kendi kavramlarımızla bakamıyoruz. Kendi toplumsal yapımızı Batılı kavramlarla inceliyoruz.

Ahmet İnam: Doğru. Tamamen katılıyorum.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Bu da oryantalist bakış açısını tekrarlamamıza neden oluyor.  Bu noktada böyle bir mana tarihinin okunması yardımcı olabilir mi? Kendimize kendi gözümüzle bakmamıza katkı sağlayabilir mi?

Ahmet İnam: Şimdi kendimize kendi gözümüzle bakmamız meselesi de galiba saatlerce konuşulması gereken bir mesele. Oradaki bir tehlike epistemik bir otizm içine düşme tehlikesidir. Şu demek; bizim tarihimiz dünya tarihinin bir parçasıdır. Dolayısıyla bize mahsus olan bir hayatımız elbette vardır. Bize mahsus olan hayatın bize mahsus kavramlarla ortaya konması demek, bize mahsus olan hayatın dünyadaki diğer hayatlarla hiç ilişkisi yok ve bize mahsus kavramların şimdiye dek sosyal bilimlerde kullanılmış kavramlarla hiç alakası olmayacak anlamına gelmiyor. Onun için biraz önce öteki odaklı bakmalıyız diye belirtmiştim. Öteki odaklı kavramını biraz açayım. Biraz Levinas’tan  esinlenerek söylediğim bir şeydir. Bizim düşünme tarzımız Batı karşısında, Batının teknolojide, ekonomide, siyasette, dünyayı yönetiyor olmasının getirdiği psikolojik atmosfer içerisinde, çok kolay  bir düşünme biçimine dönüşüyor ve hamasete kayıyoruz. “Ya bizde de neler vardı diye düşünüyoruz. Biz müthişiz bizi bu Batı anlamıyor, zaten Batı'da çökmek üzere, gitti gider… Batı çökecek ve bizim düşüncelerimiz onların yerine geçecek” gibi tehlikeli bir bakış vardır. Bu taşra düşüncesidir diyorum. Bunlar, dünya-mana hayatının içine katılamamak veya orada istediğimiz yeri, beklediğimiz yeri alamamaktan kaynaklanan bir psikolojik üzüntü sonucunda söylenmiş sözlerdir. Oysa tarihimize kendi gözümüzle ama biraz Hegelgil bir gözlükle baktığımızda, Batıyı kendi gözümüzle yazabiliyor muyuz? Ötekini kendi bakışımızla yazabiliyor muyuz? Batılı niçin mana tarihinde bugün çok güçlü. Neden? Ne denilirse denilsin hâlâ güçlüdür. Çünkü şu anda benim konuşmamdaki kavramlar dahi hatta “kendi kavramlarımızla kendi tarihimiz”, sözü bile bir anlamda Batıdan devşirilmiştir. Dolayısıyla Batıyı iyice anlamadan Batının kavramlarına yeterince vakıf olmadan geliştirmeye çalıştığımız alelacele bir sosyal bilim veya bir mana tarihi yazımı çok başarılı olmayacaktır. Çünkü mana tarihi bizim değerler dünyamızı yeniden inşa etme meselesidir. Değerler dünyamızın yeterince farkında olduğumuzu sanmıyorum. Değerler âlemimizi kavrayışımızda problem olduğunu düşünüyorum. Ne yapıyoruz biliyor musunuz? Çok eski ustaları buluyoruz. Bunlar din âlimleri olabilir veya Yunus, Mevlana gibi bilge insanlar olabilir. Bunların kitaplarından veya bir dini cemaatin başı olan mürşitlerden, onların hikmetli sözlerinden yola çıkarak kendi değerlerimizi bulabileceğimizi düşünüyoruz. Elbette nereye bakacağız, tabi bunlara bakacağız ama bunların yaşadığımız hayat açısında bir anlamı olabilir. Fakat akademik düzeye çıkamayız bu burada kalırsa. Bütün kendi değerlerimizin evrensel boyutlarını bütün dünyaya anlatacak düzeye çıkmamız lazım. Yoksa kendi kendimize, işte bizde bilmem ne efendi hazretlerinin buyurduğu gibi deriz. Kendimiz eyvallah ne güzel buyurmuş deriz. Kendi kendimize bizde de ne âlimler varmış. Ne veliler varmış, ne bilge insanlar varmış deriz. Kendi kendimize kapalı bir cemaat içerisinde söylenir dururuz. Bunu aşabilmek işte öteki odaklı düşünmekle mümkündür. Kendimize yapılacak yolculuk doğrudan doğruya aynaya bakmakla olmaz. Ötekine bakarak kendimizi kavrayabiliriz. Öteki üzerinden kendimizi kavrayabiliriz. Ötekinden geçerek kendimizi kavrayabiliriz. Ama biz ötekine de ötekinin gözüyle bakıyoruz maalesef. Yani kendimize kendi gözümüzle bakabilmemiz için ötekine kendi gözümüzle bakabilmemiz lazım. Biz henüz ötekine kendi gözümüzle bakamıyoruz.  Kuhn mesela. Kuhn’dan bakacağız. Kuhn’a kendi gözümüzle bakma gücümüz yoktur. Ne bileyim Scheler diye bir adam çıkıyor. Derrida diye biri çıkıyor. Deleuze diye birisi çıkıyor. 20. yüzyılın 21. yüzyılın düşünürleri Heidegger diye biri çıkıyor. Bunlara kendi gözümüzle gerçekten bakabiliyor muyuz? Bunlara kendi gözümüzle bakmaya çalışırken aynı zamanda kendimize de kendi gözümüzle bakmaya çalışacağız. Bu bir kişinin yapacağı iş değildir ve bir çırpıda olacak bir iş değildir. Mana tarihi enstitüleri kurabilir miyiz? Denenebilir. Kurumsal alt yapıda çok iyi yetişmiş insanlara ihtiyacımız var. Bakın benim kafamda biraz ütopik ama şöyle yetişecek bu arkadaşlar. Bir, Kendi kültür köklerimizi iyi bilecek yani İslam'ı, Arapçayı, Farsçayı eski Türk dillerini yani bir kişi değil ama böyle ekip olarak bilecek. Klasik Yunancayı ve Latinceyi bilecek. Çünkü Batıyı biz köklerinden öğreneceğiz. Batıyı biz ikinci üçüncü el Batılıların yazdığı kitaplardan hatta siyasi işte ne bileyim tarihin sonu falan gibi popüler bir ölçüde kitaplardan öğreniyoruz çoğunlukla.  Batıyı öğrenebilmek Homeros'u eski Yunancasından okumak lazım. Cicero'yu Latincesinden okumak lazım. Seneca'yı buradan okumak lazım. Ama böyle insanımız yok gibi. Birini bilen diğerini tam bilemiyor. Veya ikisi arasında köprü kurabilme gücümüz yok. Her şeyi kökleriyle bilmemiz lazım.

Mana tarihimizi keşfedebilmek kökleri keşfedebilmektir. Kökleri keşfedebilmek orijinal metinleri okuyabilmekle olanaklıdır. Metin okuma sözünü biraz geniş anlamda alıyorum. Yalnız yazılı metin değil halılar, kilimler, mezar taşları, yeme içme adetlerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, musikimiz, folklorumuz hep buralardan biz mana tarihimizi yazacağız. Bence biraz uzun bir yolculuktur. Koyulmuş muyuz bu yolculuğa? Elbette. Bu işi başaranlar Cumhuriyet'ten önce de Cumhuriyetle birlikte de oldu. İşte kültür tarihimizi yazmaya çalışanlar mevcut, antropolojik açıdan folklor çalışmalar yapılmaktadır. Ama bütün bunları bir mana tarihi çatısı altında geliştirebilirsek epey bir yol gitmiş oluruz. Mana dedim anlam demedim. “Anlam”ı semantik alanda, bir kelimenin “karşılığı” olarak alıyorum. Mana dediğim gibi spirit, geist anlamında kullanılıyor. Maneviyatımızın tarihi dendiği zaman hep dini bir şey aklımıza geliyor. Ama dinden fazla bir şeydir maneviyat.

S. Ertan Tağman: Bu noktada Katip Çelebi’yi düşünürsek 400 yıl önce “Mizanü'l hak ve ihtiyar-il-ehak” adlı eserinde de aynı şekilde değerlerin tekrar oluşturulması gerektiğinden bahsediyor. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Ahmet İnam: Elbette. Çünkü bakın Batılı bunu yapmış. Mesela Jung'un yaptığı bir şey var. Yani şu anda Batılının yaşadığı değerlerin ve mananın köklerini bulmaya çalışıyor. Tabi eleştirilecek noktaları olabilir ama tarihin çok eski dönemlerinde bütün bunların kökleri olduğu görüşüyle kendi mana arkeolojilerini yapabiliyorlar. Bakın bu önemlidir. Mana arkeolojisi yapılıyor, arkhe’ler bulunmaya çalışılıyor. O başlangıcı, çıkış noktasını arkhe’yi başlangıç, köken, çıkış noktası temel prensip olarak da anlayabiliriz. Temel ilkeleri bulmaya çalışıyorlar. Şimdi bizim zorluğumuz şöyle bir yerde. Biz bir köprüde bulunuyoruz. Anadolu bir köprüdür. Dolayısıyla İran olsaydık işimiz çok kolaydı. Orada yerleşmiş bir şey var. 2500 yıl belki daha eski dönemlerden beri Zerdüştlüğü ele alırsak çok zengin bir kültür. Fakat Anadolu’da Horasan ve oralardan gelen, yerinde durmayan bir göçebe akış var ve çok farklı kanallardan beslenmişiz. Bir taraftan İran kökü varken diğer taraftan Bizans kökü var, Mezopotamya kökü var. Farklı yerlerden gelen kökler var. İslam öncesi Türklerin geleneklerinden dil aracılığıyla gelen destanlarımız, şarkılarımız, musikimiz ve bunların aracılığıyla gelen etkiler var. Biz değişik göçler aldığımız için, tarih boyunca müthiş bir etkiler harmanlanmasının yaşandığı bir yerde bulunuyoruz. Bu bir manada derinliği engelleyen bir durumdur. Çok fazla etki var ve kendimize mahsus olanı o kadar etki içinde nerede bulabiliriz sorunu yaratıyor. Ama bir anlamda da o kadar farklı…

Bizim mana okyanusumuza o kadar fazla ırmak akmış ki ve o ırmakların getirdiği suların içeriği, yapısı o kadar farklı ki… Bizim denizimiz farklı bir deniz olmuş. O kadar farklı ki tadı asıl kaynaktan. Ama biz ne yapıyoruz?  Biz o okyanusun tadına bakmak yerine her birimiz kendi seçtiğimiz ırmağa gidiyoruz. Bir taraftan  Türk kaynağı var, Türkçeden bulacağız, diğer taraftan hayır biz Mezopotamya'dan geliyoruz, yok hayır biz İslamî bir ırmaktan geliyoruz…  O zaman herkes farklı ırmaklara koşuyor veya bir kaç ırmağa koşuyor. Cumhuriyet de başka bir ırmak olarak görülüyor ve o ırmağa koşuluyor. Ama okyanusun tadını merak eden, bu okyanusta nasıl tat vardır diyenimiz yok. Irmaklara hapsolmuşuz. Çünkü biz, şu son olaylarda da gördüğümüz gibi, hem kandili kutlayabiliriz, hem kendi musikimizle şarkı söyleyebiliriz, hem Batıdan aldığımız müziği kendi yaşam biçimimize çevirebiliriz. Dolayısıyla oradaki haritayı görmek lazım. Oradaki bileşimi, karışımı görmek lazım. Müthiş bir dinginliğiz biz. O hakikaten kavganın dövüşün ve gerginliğin ortadan kalktığı zaman görülecektir ki bu zenginlik müthiş yaratıcı hamleler yapabilir, atılımlar yapabilir.

S. Ertan Tağman: Katip Çelebi buna Hikmet-i Temeddün diyor. Yani medeniyet hikmeti diyor ve bunun koşuluda kültürel çoğulculuk ve değer çokluğu.

Ahmet İnam: Evet, Katip Çelebi'nin yüzyıllar öncesinden bunu görüyor olması inanılmaz bir şey. Cumhuriyet henüz bunu başaramadı. Cumhuriyetin kendini kurabilmek için görmezden geldiği yanları oldu bizim okyanusumuzda. Belli ırmaklara yoğunlaştı okyanusta. Ama okyanusu yavaş yavaş tanıyabiliriz, birdenbire değil. Yine keşfetmemiz gereken ırmaklar var okyanusa akan. Onları bulmak lazım.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Okyanus içerisindeki bileşen değerler ırmaklar ile tek tek karşılaştırıldığında daha farklı bir tonda daha farklı bir lezzette. Ama bireyler aile içerisinde yetişirken ve çocuklarını yetiştirirken herkes bir anlamda kendini yakın hissettiği ırmakların değerleriyle eğitim alıp  toplumsallaşıyor.  Belki de o asıl sorun o okyanusa çıktığında farklı renkleri gördüğünde başlıyor. Şöyle bir şey sormak istiyorum. Ülkemizdeki genel eğitim politikası ve aile içerisindeki değerleri beraber düşündüğümüzde değer eğitimi sizce kime aittir?

Ahmet İnam: Güzel bir soru. Şimdi değer eğitiminin diğer eğitimlerden ayrı yapılacak bir eğitim olduğunu sanmıyorum. Anaokuluna değer dersi koysak. İşte ilkokullara birinci sınıftan itibaren değer dersi ve değerlerimiz diye bir kitap koysak, kitabın başına işte Atatürk'ün, Tayyip Bey'in resimlerini koysak bu çok yapay bir şey olur.  Bu ahlak dersinin bence anlamsızlığı gibi bir şeydir. Bu böyle olmaz. Değerler satır araları bilgisi ile öğretilir. Satır araları bilgisi Batılının tacit knowledge dediği şeydir. İstersek buna örtük bilgi de diyebiliriz. Değerler yüz yüze ilişkilerle öğrenilir. Birlikte yemek yerken öğrenilir. Birbirimize kızarken, kavga ederken öğrenilir. Değerler üzerine çok fazla nutuk atıp veya vaaz vererek, örneğin “çocuklar gelin şimdi değerleri konuşma zamanıdır, arkadaşımız size değerlerin ne olduğunu anlatacak.” diye ifade ederek öğretilmez. Bu yapılabilir belki ama çocukta merak uyandırmak lazım. Çünkü çocuk değer kavramını çok ileri yaşlarda anlıyor. Dolayısıyla ona bir defa hayatında o değerleri nasıl kullanacağını verebilmek gerek. Mesela bir çocuk yalan söylediği zaman nasıl bir davranışta bulunmak lazım? Ona nutuk atarak mı yapacağız; işte bizim medeniyetimizde, bizim kültürümüzde, bizim mana âlemimizde yalan söylemek yoktur diye. Ya da cehennemde yanarsın mı diyeceğiz. Veya getir bakalım diline biber süreyim mi diyeceğiz. Veya bak yalan söylüyorsun git odana yarım saat çıkma mı diyeceğiz. Değerlerin eğitimi bence o değerleri içselleştirmiş örnek insanlarla birlikte yaşayarak verilir, bu yaşama eğitimidir. Yaşama eğitimi kitaplarla veya şu kadar kredilik derslerle bana sorarsanız olmaz. Bu teorik düzeyde yapılabilir. Yani analar, babalar o değer bilincini aşılayabilir. Ama okullara işte değerler kurumu, değerler dershanesi vs. dediğiniz zaman, onu  hele bizim şu anki Türkiye'de belli siyasi görüşlerin kendi anlayışlarını dikte ettirdikleri mekanlara çevirirsiniz. Bu çok tehlikeli bir şey. Onun için ben değerlerin yemek sofrasında, yolda yürürken, yaşarken verilebileceğini düşünüyorum. Bir matematik dersinde matematik öğretirken, çocuklara iyi bir insanın nasıl bir şey olabileceği, değerlerimizin nasıl bir şey olabileceğini de ima edebilirsiniz. Değerler ima ile öğretilmeli. Nutukla değil. Ben kendi açımdan bana biri nutuk atsa idi, işte bu değerlere göre yaşayacaksın şeklinde, kesinlikle tersini yapacağımı düşünüyorum. O yüzden mesela ben namazında, abdestinde bir insan olmadım. Çünkü devamlı nutuk attılar ve o nutuk çok tehlikeli bir şey. Başka birisine başka türlü ceza verdiler, azarladılar, dışladılar. Böyle değerler eğitimi olmaz.  Çünkü bir defa insan olmayı öğretmek, iç özgürlüğüne sahip olmayı öğretmek lazım. İçi sıkışık insana değerler eğitimi deli gömleği giydirmek değildir. İnsanlara şöyle yaşarsan değerlerimizi yaşarsın, böyle yaşarsan değerlerimizin dışında davranırsın diye bir eğitim olmaz.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Sizin dediğiniz gibi bir eğitim süreci olsa, yani satır aralarında verilse, imalar ile verilse...

Ahmet İnam: Bilge insanlar yapacak bunu.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Bunu verme sorumluluğu hangi kurumlara aittir? Aileye mi aittir yoksa merkezi bir eğitime mi aittir?

Ahmet İnam : Bence kesinlikle okullara bu işi sokmamakta yarar var. Kuran kurslarında da olmaz. Bizim insanımızın bir defa zihniyetini değiştirmek lazım. Yani ben odaklı bir bakışımız var. O bende çok kötü biçimde büyük bir otoriteye bağlanıyor. Çünkü yüzyıllarca bu kültür hep bir padişah ve tek bilen olarak düşünülmüş. Hâlbuki bana sorarsanız Allah inancı böyle bir yozluğu gerektirmiyor. Çünkü Allah-u âlemdir. Orada Allah bilir, ben Kulum. Hâlbuki adam Allah'ın bildiğini biliyor yahu… Böyle bir şey olabilir mi? Kendini o büyük Allah'ın yerine koyup konuşuyor. Ve dolayısıyla kendi inancını, görüşünü, hayat anlayışını Allah'ı kullanarak size dikte ettirmeye çalışıyor. Bu çok tehlikeli bir şey veya işte burada büyük otoriteleri buluyorsunuz. Atatürk'ün de bu şekilde çok kötü kullanıldığını düşünüyorum. Bizim çok değerli Cumhuriyetimizi kuran kişiyi de Cumhuriyet öncesinde bilge insanları da bir dikte etme aracı olarak kullanmaları çok tehlikeli bir şey. Yozlaşıyor, her şey yozlaşıyor… Bir kurumun bu işi üstlenebileceğini düşünürsek... Yapsınlar şöyle bir çoğulcu bakışla, herkes kendi değerlerini anlatabilir ama bunu dediğim gibi gayet yumuşak biçimde yapmak lazım. Fakat öncelikle değerleri öğretecek insanları yetiştirmemiz lazım, değer eğitimi verecek eğiticilerin yetiştirilmesinde demokratik bir yol izlemek, tartışma ortamı açmak lazım. Farklı fikirlerin olabileceğini göstermek lazım. Tek bir değer eğitimi olacağını düşünmek yanılgıdır ama bütün değerlerin dayandığı evrensel değerler vardır. Bizim kültürel yapımız, inancımız, hayat tarzımız ne olursa olsun bütün insanların kabul ettiği değerler var. İnsan saygısı, sevgisi, insan hakları, zulmetmemek, adalet bütün bunlar tüm insanlara ait değerler. Ama bu değerleri alacak insanların iç dünyalarının hazırlıklı olması gerekiyor. Örneğin, şöyle bir değer eğitimi beni rahatsız ediyor: ben bu değerlere saygı gösterirsem sınıfımı geçerim, iş bulurum, bir cemaate ait olurum, saygı görürüm. Sadece böyle düşünüp o değerleri benimsemiş gibi görünen ama iç âlemine iç dünyasına alamayan insanların her zaman bir tehlike oluşturacağını düşünüyorum. Sosyolojik açıdan elbette uslu, saygılı gibi görünen insanlar yetiştirebilirsiniz eğitim vererek. Kurumlar oluşturursunuz böyle bir eğitim isterseniz. Ama vermeyi nasıl vereceksiniz onu bilmiyorum. Fakat vermek isterseniz bunları verin ama bunu alabilecek iç dünyası uygun insanlar oluşturmak gerekir.  Çünkü değerler eğitimi çarpım cetvelini öğretecek bir eğitim gibi olmuyor.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Evrensel değerlerden bahsediyoruz bunlar mutlak değerler oluyor bir anlamda. Peki bu değerler sabit değişmez değerler midir?

Ahmet İnam: Ben mutlak değerlerin anlamları kesinlikle bellidir anlamında demiyorum. İdeal değerler, yani bunlara ulaşmaya çalıştığımız değerler var. Bunların yorumları çağdan çağa değişebilir. Oysa ben konuya Platoncu bir gözlükle bakıyorum. Şimdi ben burada hakikaten Platoncu’yum. Bir takım değerler var ama o değerlere değişmez değerler diyebiliriz. Nicolai Hartmann, Takiyettin Mengüşoğlu gibi hocaların veya İoanna Kuçuradi hocanın dediği gibi böyle değerler var. Ama bu değerlere bizim ulaşmamız ve değerleri kavrayışımız ortama, çağa, şartlara bağlı oluyor. Bu değerleri verebilecek, hissettirebilecek bir değerler iklimi yaratmak lazım. Bakın eğitim dediniz, değerler eğitimi kitabî bir eğitim değildir. Yalnız kitaplarla olmaz, örneğin, insanlara belli bir kitapları vererek “bak oku koçum bunu okursan ahlaklı olursun” ya da “bizim bir hocamız var onun vaazlarına üç defa gittin mi camiden mükemmel ahlaklı bir insan çıkarsın” diyeceksin… bu o kadar kolay değil. Çok sığ bir anlayışla bakmaktır soruna. Çünkü insan karmaşık, çatışmalarla dolu bir varlıktır. Bir örnek insan yetiştirmeye çalışan bir kafa, ulaşmaya çalıştığı değerlerin tersine sahip olan bir insan çıkarıyor.

  Bakıyoruz Hıristiyanlığın tarihine, sen insanın cinsel hayatını yasaklarsan evlenmeyeceksin dersen, papazlar değil mi örneğin, her türlü şey başlıyor işte pedofililer, sapkınlıklar. Çünkü insan bütünsel bir varlıktır. Onun bütünlüğünü görmezden gelip sadece bir boyutyla ele almaya çalışırsanız, amacınıza zor varırsınız.

Eski Yunandan da öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki! Eski Yunanlılar, hiç değilse bir kesimi, belli bir dönemde mesela Platon, Sokrates, Aristoteles’i ele alırsak, hatta Stoacıları, bütünsel olarak yaşıyorlardı. Bedenleriyle, duygularıyla, akıllarıyla, değerleriyle bütünleşmişlerdi. Bu müthiş bir insan anlayışıdır. İnsana, bedenini yok saydığınız zaman, yüksek değerler aşılayamazsınız, veremezsiniz. Çünkü insan bedeniyle yaşayacaktır ve o bedeniyle özgür olacaktır, duygularını tanıyacaktır, düşüncesini tanıyacaktır, kültürünü  tanıyacaktır. Bütün bu dörtlü yapıyla, bedeni, duyguları, düşünceleri ve maddi manevi çevresiyle insan, insan olabilir diye düşünüyorum. Onun için değerleri yaşayabileceği bir iklimi yaratmak lazım. Buna isterseniz ben Ethos değer küre veya aksiyomatik sfer de diyebilirim... Aksiyomatik sfer, Burada aksiyom, değer anlamında; matematikteki aksiyom anlamında değil. Değerler küresini teneffüs etmek anlamında. Şimdi biz atmosfer içinde havayı soluyoruz değil mi? Hidrosfer var litosfer var örneğin ama bir de değer küre var. Şimdi biz değer küreyi yaratamadığımız sürece istediğimiz kadar değerleri nasıl kurtarabiliriz diye sempozyumlar düzenleyelim, faydasız. Ben böyle söylediğim zaman bana çok kızıyorlar çünkü illa öğretmek istiyorlar. Hani bizim kafamız öyle çalışıyor: Acaba iki kredilik bir ders koysak, liseye mi koysak, ortaokulda mı şöyle bir eğitim versek diye çalışıyor kafamız. Sanıyoruz ki bir yerde bir bilgi var. O enformasyonu edindi mi tamamen değerleri yaşayan ahlaklı bir insan olacak koçum! Bir de bunun “kursuna” gitmişse, değerler eğitimi tamam! Bu anlayış komik… Böyle baktığımız sürece değer küreyi kuramayız. Çünkü bir takım kurumlar değerlere sahip çıkarak bize değerler eğitimi verecek. Ticari kaygısı olduğunu sanmıyorum kimi değer eğitimi yapan kurumların ama bazıları değerler arkasına saklanıp kendi dünya görüşlerini empoze etmek isteyebilir. Ben öyle olduğunu düşünüyorum. 

Ama orada dürüst olmak gerek.  Dürüst, iç dünyası geniş insanlar yetiştirmek gerek. Biz çocukluktan itibaren insanlarımızı daraltıyoruz “cıs”, “kaka”, “cici” diyerek. Neden? Çünkü “cıs”, “kaka” kendisi gibi olmayanlardır. Onlara “cıs” denildiğinde, diyenin dünyası küçülüyor. Oysa, kendisi gibi olmayanları da içine alan, mütebahhir bir iç alemi kurmak lazım. Kuşatıcı, geniş ve öteki odaklı bir iç âlemi. Cumhuriyetin başında  iki önemli insanımız var, onlardan biri Yahya Kemal’dir biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Bunların ben camiye gittiklerini falan sanmıyorum ama Tanpınar’ın “Bursa da Zaman”ında camiye gidenlere hürmetini görüyorsunuz.  bu çok büyük bir saygıdır. Bizim İslamî değerleri yaşayışımız çok farklıdır. Benim babam orucunu rakıyla açardı ve ben babamın iyi bir Müslüman olduğunu düşünüyorum. Çünkü rakının önemli olduğunu günah olmadığını düşündüğü için değil, “cehennemde yanabilirim bu yanlıştır” ama ben bunu yapıyorum” derdi. “Ben inanıyorum” derdi. Babam gibi bu ülkede İslami ibadetleri, değerleri farklı yaşayan çok sayıda insan var.. İşte o okyanus dediğim şey o. Dışımızda, mana âlemimizde bir okyanus var. Şimdi mesele o okyanusu iç âlemimize taşımaktır. Maalesef bugün iktidarıyla, muhalefetiyle siyaset hayatımız da böyle bir eğilim göremiyoruz.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Bilim ve değerler arasında doğrudan yakın bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz daha önceki yazılarınızda da gördüğümüz gibi. Değer ve siyaset arasında da aslında, bizim tarihimiz içerisinde yapılmak isteneni meşrulaştırma anlamında bir ilişki mevcut. Değerleri meşrulaştırma aracı olarak ele alarak Türkiye’de değerler, bilim ve siyaset arasında sıkı bir ilişki var diyebilir miyiz? 

Ahmet İnam: Tabi kesinlikle. Bilim, siyaset ve ahlak bunlar o kadar iç içe olan şeyler ki, teknolojiyi de katarak, bu iç içeliği söyleyebiliriz.  Bütün onların arkasında sanıyorum bizim edep dediğimiz bir şey var. Çünkü bizde bilgi, irfandır. sadece malumat değildir. Eğer irfanı siz malumat olarak ele alırsanız ve bilimi de onun üzerine kurarsanız, o olmaz. Bilimin bize öğrettiği bir bakış tarzı vardır. O nedir? Olgulara hürmettir, gerçeklere saygıdır bilimden öğrendiğimiz. Ama gerçeklere olan saygı aslında insana olan saygıdır. İnsana olan saygı inanan insan için yaratıcıya olan saygıdır. Veya işte tabiata, kâinata olan saygıdır. Bunlar hiç birbirinden ayrılmıyor. Onun için ben biraz önce değerler eğitimini bilim eğitiminin içinde de verebiliriz, hiç nutuk atmadan dedim. Fizikçi öyle bir fizik dersi anlatır ki, o fizik anlatırken siz insana, kainata, yaratıcıya olana saygıyı da o fizik dersi içinde alabilirsiniz. Böyle insanlar yetiştirmemiz lazım, yoksa fiziği böyle dar kafayla yapıp, değer eğitimini de dar bir kafayla vermeye çalışmamız olmaz.

 Biz algoritma arıyoruz, değerler iklimi nasıl verilmeli diye düşünüp haftada iki saat krediyle şunlar şunlar okutulmalı diye bir müfredat hazırlıyoruz. Bu dar bir bakış elbette, ama yapılabilir. Yapılsın, denensin, hatta yapılıyor da. Ama mana eğitiminin manasını anlamak gerekiyor. Mana eğitimi böyle robotik bir tavırla olmaz. Bu kendini vererek yapılan bir eğitimdir.  Örneğin, “şimdi çocuklar mana dersimizi bitirdik, hep beraber mantıcıya gideceğiz” diyemeyiz, böyle olmaz. Dünyanın çirkinlikleri içinde yaşayıp sözde değer eğitimiyle o çirkinliklerden kurtulduğunu sanmak, kafasını toprağa gömen deve kuşuna benzemek gibi bir şeydir.  Dünya gerçekten çirkinliklerle dolu bir âlemdir ama güzelliklerle de mücehhezdir. Çünkü biz sadece yeryüzünde değil,  gökyüzünün de var olduğu bir âlemdeyiz, dolayısıyla biz, içinde sonsuzluğu taşıyan insanlarız. O mana eğitimimizi insan olma eğitimi olarak anlamalıyız. Yaşama eğitimi olacak, özgürlük eğitimi olacak bu eğitim. Örneğin, “çocuklar yarın sınav yapacağım hangi değerlerimizle yaşadığımızı anlamak için kitabınızın kırk beşinci sayfasıyla elli beşinci sayfası arasını çalışın soracağım! İşte böyle bir değerler eğitimi olmaz. Veya işte örneğin bizim Mürşit’imiz Kemal veya Ahmet veya vs. Efendi’nin buyurduğuna göre mana alemi üçe ayrılır vs. Bu o değerli kişinin fikridir dinleyebilirim ama ben hür bir insanım hür olarak beni yetiştirirsen hürriyetimle birlikte bana sorumluluk duygusu verirsen, değerlerin kendiliğinden geleceğini düşünüyorum. Hürriyet eğitimi ve mesuliyet eğitimi… Hürriyet ve mesuliyet bir araya gelebilirse işte o zaman Batılıya da çok şey anlatabiliriz.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Yani hürriyet ve sorumlulukla beraber değerlerin kendiliğinden geleceğini düşünüyorsunuz, değerler  içkin midir bu koşul sağlandığında peki?

Ahmet İnam: Tabi ben değerlerin kesinlikle hayatımızın içinde olduğunu ve muhakkak felsefi teorilere ihtiyacımız olmadığını düşünüyorum. Ama bu konularda felsefece kafa yoranlar yapsınlar teorileri. Ayrıca böyle teorik çalışmalara çok acele ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ama değerleri hayatın içinde anlatacak olan insanların, o değerleri yaşıyor olması lazım. Ben dürüstlük dürüstlük diye öğrenciye nutuk atarken, bir öğrenci “yahu bu hoca var ya, dürüstlük diyor ama benim babamdan borç aldı üstüne yattı, aylardan beri ödemiyor” derse benim bütün konuşmam boş olur. “Namus namus” diye nutuk atan bir öğretmen, öğrencilerine başka türlü davranıyorsa sözlerinin etkisini tümüyle yitirmiştir artık! Çünkü ideal örnek olmak gerek. Anlattığın değerleri sen nasıl yaşıyorsun çocuk bunu görecek çünkü nutukla çocuk üzerinde etkili olamazsanız. Nutukla terbiye olan hiçbir insan görmedim. Baba yahut anne örnek olacak ve çocuk görecek bunu. İklim yaratmak dediğim budur. O mahalle örnek olacak, mahallede kötü insanlar da olabilir ama iyi insanlardan örneğin Hatice teyze örnek olacak. Çocuğun sıkıntılarında yaptığı yanlışlarda onun yanında olup ona ideal örnek insanlar olarak yol göstermeliyiz. İnsanlar yanlış yapabilir. Günah işleyebilir, haksızlık yapabilir, hırsızlık yapabilir. Çocuğu görüp neden öyle yaptığını anlayarak o çocuğu bizim mana âlemimize çekebiliriz. Sanırım bunların kökleri bizim kültürümüzde var, mana tarihimizde var, onları bulup çıkarmak gerek ama onları bir nutuk atma ve vaaz verme şeklinde yapmamak lazım.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Peki mana tarihimizde var olan değerlerimizi, manalarımızı aynen hiç dönüştürmeden  tekrar mı etmek gerekiyor hocam?

Ahmet İnam:hayır. İşte kesinlikle aynılarını değil! Onları yeniden inşa etmek lazım, bizim yapmamız gereken hem keşif hem inşa işidir.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Bu noktada bu röportajı Muhafazakar Düşünce Dergisi ile beraber çıkartılan Gelenekten Geleceğe Dergisi için yapıyoruz. Bu nedenle daha sarih bir soru sormak istiyoruz. Teorik ve kavramsal olarak baktığımızda değerler ve  muhafazakâr düşünce arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Ahmet İnam: Muhafaza edebilmek değiştirmekle mümkündür dedik bir, iki, muhafaza edebileceğimiz bir değerlerin yorumlarının zenginliğini korumamız lazım. Aynı değerlere farklı anlamlar verebiliriz. Dolayısıyla orada muhafaza edilecek olan şeyin tek bir anlamı yok ve muhafaza edilecek değerler kimsenin iki dudağı arasında da değildir. Örneğin, Necip Fazıl’ın veya Mehmet Akif’in şiirlerinde dile getirdikleri değerlerin muhafaza edilmesiyle, Nazım Hikmet’in dile getirdiği değerlerin muhafaza edilmesi arasında çok yakınlıklar vardır ama farklılıklarda vardır. Bence farklılıkları korumamız gerekir. Önemli olan da budur. Yoksa muhafaza edilecekler üzerinde hepimiz hem fikir olalım demenin de bir değer diktasına gideceğine düşünüyorum. İnsanları özgür ve sorumlu kişiler haline getirebildiğimizde sanıyorum büyük ölçüde problemlerimizi çözebiliriz. Ama biz hala özgür insan olmanın nasıl bir şey olduğunun farkında değiliz çünkü biz mûtî olmanın, bir otoriteye boyun eğmenin muhafazakârlık olduğunu düşünüyoruz. Bu yanlıştır. Bu otoriteyi eleştirebiliriz de, özgürlüğümüz içinde kavrayabiliriz de. Elbette sürekli olarak, yerli yersiz otoritelere hayır diyelim demiyorum ama otorite beni sıkıştırıp darlaştırıyorsa orada bir problem var. Otorite de bana kapılar, pencereler açmalı ufkumu açmalı, iç alemimi havalandırmalı bahar kokuları, çiçek kokuları getirmeli. Bu nasıl olur biliyor musunuz? Bu başka otoriteleri de tanımakla olur.  Boynu bükük ve evet efendimci bir kafa yapısıyla bizim gerçekten bütün insanlığı kuşatan değerlere sahip olmamız mümkün değil. Şimdi bu problem yalnız bizde yok Batı’da da var. Batı da her ne kadar öteki odaklı lafını etse de kendisi de maalesef ben odaklıdır. Henüz insanlık, değerler eğitiminde bir takım filozofların, bilge insanların söyledikleri o insan saygısına ulaşamamıştır. Çünkü Avrupalıyı biraz kurcaladığınız zaman hemen o ben odaklı tarafı çıkıyor. Seni kendi kafasına göre şunu yap, bunu yap diyerek hemen küçük görmeye başlıyor üzerinizde otorite kurmaya çalışıyor, nasıl yaşayacağını söylemeye çalışıyor. Hani sen özgürlükten yanaydın, hani sen insan saygısından yanaydın… Ve ötekine karşı gizli bir düşmanlık olduğunu görüyorsunuz. Çünkü Batı kültüründeki öteki anlayışı eski Yunan’dan başlayarak var, ksenofobia  yabancı düşmanlığı da var. Ksenos hem misafir demektir hem de yabancı. Batılı bunun tam farkında değildir ve Batılının eski Yunan’dan başlayarak ötekiyle arasının çok iyi olmadığını söyleyebiliriz. Haçlı seferlerini düşündüğünüzde örneğin, kilise ne kadar tolerans maskesi takarsa taksın, kendisinden olmayana küçümseyici ve dışlayıcı tavrını görüyorsunuz. Onun da bu bizim ardına düştüğümüz değerlere tam sahip olduğunu söyleyemeyiz.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Peki üst  değerlerde bir ortaklık mevcut mu peki Hocam, yani hepimizin ardına düştüğü değerler ortak mıdır? Bu noktada son dönemlerde yaşanan Gezi parkı olaylarını üst değerlerde bir ortaklık kurulamama sonucu yaşanan çatışmalar olarak yorumlayabilir miyiz?

Ahmet İnam: Şimdi bakın o Taksim deki kışkırtıcıları veya Vandal insanları bir yana koyalım oradaki masum insanların değerleriyle o polis arkadaşımızın veya bugünkü iktidarın değerleri o kadar çakışıyor ki insan sevgisi, vatan sevgisi, gelenek sevgisi açısından. Bizim ateistimiz Müslüman ateisttir, bizim komünistimiz Müslüman komünisttir zaten. Bizim komünistimiz Nazım’ın şiirlerine bakın orda İslami işaretleri görüyorsunuz. Dolayısıyla o kadar çok ortak yanımız var ki birbirimizi nasıl dışlıyoruz anlayamıyorum. Ortaklığımızı keşfetmekten korkuyoruz. Çünkü değerler üzerinde yaşamıyoruz. Bakın ben şöyle bir ayrım yapmıştım; “Değerlerle yaşıyoruz ama değerleri yaşayamıyoruz” diye. Değerlerle ister istemez yaşıyorsunuz ama değer yaşama diye bir şey var. Adaleti mahkemelerde görüyorsunuz veya göremiyorsunuz ama adaleti içselleştirmiş kendi vicdanında yaşayan insan sayısının çok az olduğunu anlıyorsunuz.

 Değerleri yaşayabilmek, değerleri içselleştirebilmek işte o içselleştirebilme meselesidir önemli olan. Mana şölenleri yapabiliriz şöyle; şarkı, türkü, dans ama burada yalnız mehter marşı takımını getirtmeyeceksiniz, bando da gelip işte sadece çıktık açık alınla falan çalmayacak… Her türlü müzik olacak, ne bileyim tencere tavayla da çalacaklar, türkü de olacak, rock da olacak, pop da olacak, Batı senfonisi de olacak. Orada bizim tarihimizi oluşturan her türlü düşüncenin yer bulduğu bir mana gökkuşağı oluşacak, ve burası her türlü mana âlemlerinin bir arada olabildiği, etkileşebildiği bir yer olacak. İşte Roman vatandaşım gelecek orada bir kendisi göbeğini atıverecek veya kendi klarnetini çalacak öbürü kemanını getirip çalacak öbürü gazel söyleyecek diğeri Süleyman Çelebi den bir Mevlid okuyacak… Bu renkliliği bu atmosferi kurmamız lazım. Sanatın ve mizahın burada çok önemli olduğunu bu son olaylarda da görüyoruz. Bizim siyasetimizde mizah yok. Edebiyle yapıldığı zaman mizah ve sanat insanın içini yumuşatır ama biz sanatı hamaset olarak kullanıyoruz, mizahı da karşı tarafla alay etmek ve karşı tarafı aşağılamak için kullanıyoruz. İçimiz rahat değil, içimiz gergin, gergin içle olmuyor, gergin içle değer eğitimi olmaz içimizin rahatlaması lazım.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Hocam çok vaktinizi almak istemiyoruz ama sohbetimizi bitirmeden sizin ünlü Gönül Felsefenize de değinmek istiyoruz.

Ahmet İnam: Can ve gönül kavramları arasında ayrım yapıyorum bir defa, insanın can sahibi olduğunu söyleyebilirim. Herkesin canı var buradaki can Batı’nın animus veya ruh psukhē dediği şey değildir. Can; beden, duygu, düşünce ve kültürdür; çevredir. Dördü bir araya geldiğinde can oluşturuyor. Dolayısıyla can kavramıyla ben hem belki geleneğe yeni bir yorum yapmaya çalışıyorum hem de o Kartezyen ayrımına yani ruh beden ayrımına karşı çıkıyorum.  Şimdi Can’ın belli biçimde tekâmülü Gönül‘ü oluşturuyor. Ben tabi felsefe yapıyorum dikkat edin, dolayısıyla felsefi bir düzlem üzerinde konuşmaya çalışıyorum. Bunun için dini göndermelerden olabildiğince kaçınıyorum zaten dindar bir insan olmadığım için bunu yapmam da ikiyüzlülük olur ama dinin hikmetle birleşmiş hallerini kullanabilirim. Şu anda dindar kesimden arkadaşlar bu düşüncelerimin beş para etmeyen kupkuru düşünceler olduğunu söylüyorlar. Onlar herhalde kitleleri ayağa kaldıracak coşturacak bir şey bekliyorlar fakat felsefe yapmaya çalışıyorsanız biraz anlaşılması zor ve biraz kuru olabilir. Ama işte benim ardına düştüğüm ve yaşamaya çalıştığım felsefenin kendisidir bu. Bunu sırf spekülatif olarak yapmıyorum, yani şunu böyle yapayım şunu böyle kurayım diye yola çıktığım bir düşünsel bir kurgu oluşturma çabası değil bu, yaşayarak oluşuyor bende düşünceler. benim Gönül Felsefemin anlaşılmasının zorluğu burada: Benim yüzlerce yazımı okumayı gerektiriyor. O anlamda biraz önce konuşurken de bir insan modeli anlatmaya çalıştım, özgelik ve özgüllük üzerine kurulu bir insan anlayışı gönül felsefemin özüdür. Ne demek özge oluş? Ötekine, özgeye, başkaya yönelmiş, başka odaklı özgeyle özgül, bize mahsus olanı özgelikle özgüllüğü harmanlamış ve özgelik ve özgüllüğün etkileşimi ve harmanlanması sonucunda yeni bir Hegelgil sıçramayla yeni bir düzlem üzerinde bir insan anlayışı öne sürmeye çalışıyorum. Bu topraklarda yaşanmış hayatın birikiminden yola çıktığımı düşünüyorum. Ve tamamen hiç bir Batılı tarihin ve bizim kendi tarihimizin de etkisi altında kalmadan oluşuyor. Ama Yunus olabilir ama Mevlana da olabilir şarkılar, türküler, destanlar hepsi olabilir, elbette edebiyatla uğraştığım için büyük ölçüde edebiyat da besliyor olabilir. Özetle bir insan modeli sunmaya çalışıyorum; ben öldükten sonra veya şimdi yaşarken de, geleceğin Türkiye’sinin nasıl olacağı ve geleceğin Türkiye’sindeki insan ne gibi bir Cana Gönül’e sahip olabilir diye düşünüyorum. İşte değerleri ile yaşayacak olan insanımızın nasıl bir insan olması gerektiği konusunda bir araştırmadır, ardına düştüğüm araştırma. Gönül felsefesi bir tekliftir daha doğrusu bir önermedir. İmâlar halinde geliştiriyorum önermelerimi. Gönül’ü böyle anlayalım arkadaşlar, Can’ı böyle anlarsak belki bakış açımız değişir önerisidir. Bunun şu anda pek anlaşılacağını sanmıyorum, bu anlamda biraz karamsarım, Türkiye buna müsait değil şu anda. Ama anlayan belki birkaç kişi olabilir. Daha henüz inşaat halinde olduğu için daha su basmanına bile çıkmadık. Gönül felsefesinin su basmanına çıkmadan belki ben ölebilirim de ama o imalarımı devam ettirecek arkadaşlar olursa, ne bileyim hakikaten öldükten sonra yaşıyorsak, mezarımdan onlara şöyle bir “merhaba koçum selamı” gönderebilirim.

S. Ertan Tağman- Şenay Eray: Bu güzel sohbetiniz için çok teşekkürler Ahmet Hocam.

                                                                                                     -----------------------

                                                                                                                 2013, Ankara

a

10 Şubat 2022, 12:32 | 190 Kez Görüntülendi.

Yazı Detay Reklam Alanı 728x90

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*