ÇANLI KEMANCI

ÇANLI KEMANCI

ÇANLI KEMANCI

                                                                                                                                                                                                 Öykü:

            Aynadaki yüzünü apansız yakaladı. Kalın kaşlarını özenle yukarı doğru tararken, seyrelmiş saçlarına şöyle bir dokundu. Kravatını düzeltti. Ceketinin eprimiş yakalarındaki olası tozları üfürdü kalın dudaklarıyla. Kemanî Hakkı Gülaydın hazırdı artık. Hakkî Gülaydın” diye mırıldandı kendi kendine: “Hakka ait”. “Son zamanlarda Zehra Hanım’a.” Birden bedeninin dirildiğini hissetti: “Canavar Hakkı. Yiyorsun Zehra Hanım’ı kıtır kıtır...”

            Sevinçle çıktı tuvaletten. Radyoevinin durmuş oturmuş havasının kucakladığı koridorları ağır ağır yürüdü. Canlı Yayın. Yeniyetme bir hanım soliste çalacak, işini bitirecekti. Kemanını okşadı, kutusundan. Kutusunun yıprandığını hissetti birdenbire. “Rahmetli babamla yıllardır çalarız. Onun kadar olamadım belki, ama Hakkî oldum. Birkaç şarkım, radyoda kabul gördü. Bu genç takımı pek iltifat etmiyor ya olsun. Ben söyler, ben çalarım. Zehra da söyler.”

            Tenha koridorda yürürken, birden irkildi. Çan sesleri yankılanıyordu duvarlarda, hani, köylerde, sığırlara takılan zillerden. Eğildi, iki paçasına takılmış minik çanları gördü. “Ah! Zehra!” dedi, yüksek sesle. Gidinin kızı, paçalarıma çanları iğneleyen sensin demek.” Son sevişmelerinde kulağına öyle fısıldamıştı: “Nereye gitsen bulacağım seni Hakkı! Benden kaçamazsın!” Demek düşündüğü buymuş. “Deli karı! İnek miyim ben yahu!” Eğilip çıkardı paçalarındaki çanları. “Rezil olacaktım yoksa. İnşallah kimse görmemiştir, radyoevine girerken bu çanlarla beni!”

            Odaya girdiğinde, iki ud, bir kanun, bir ritm saz, solist hanım onu bekliyordu. “Hazır mıyız arkadaşlar?” “Seni bekliyoruz Hakkı abi” diye yanıtladı solist. “Birazdan canlı yayına gireceğiz. Yalnız, arkadaşlarla biraz önce çalıştık, ilk eserimiz Bimen Şen’in  “Gel şu tayyare ile haki kederden kaçalım”ı. Sultanîyegâh, ağır aksak usulünde.”

            Kalakaldı, Hakkı Gülaydın. Bimen Efendi’yi çok severdi, derin, hüzünlü bir bestekârdı, ama bu eserini hiç duymamıştı. “Hangi eseri küçük hanım?” diye sordu. “Gel şu tayyare ile haki kederden kaçalım.” Kaltak, resmen dalga geçiyordu onunla. “Ne tayyaresi, ne kaçması?” Zehra paçalarına çanı bağlamış onu salıvermişti. Bilmezliğini belli etmemeye çalıştı. “Bu eseri hiç görmedim. Notaları varsa bir bakalım.” “Sizin için kendi ellerimle yazdım Hakkı abi” dedi, kız. Önüne inci gibi yazılmış nota kağıdını koydu. “Çok kolaymış canım!” dedi Hakkı. “Siz başlayın bakalım, ben uyarım size.”

            “Ara nağmeden başladılar çalmaya. Hakkı, ellerinin titrediğini hissetti. Donup kalmıştı. Yayı bir türlü çekemiyordu. “Ne oldu abi” dedi, darbukacı arkadaşı, “tansiyonun mu düştü?” Rengi uçmuştu, dizleri tutmuyordu Hakkı’nın. Güçlükle konuşabildi: “Beni bağışlayın arkadaşlar, çok kötüyüm, çalamayacağım, siz devam edin!” Kemanını telaşla kutusuna koyup fırladı. Koridorda bilinçsizce koşuyordu. “Zehra, Zehra, tayyare, tayyare, haki keder...” ağzından sürekli, kesik kesik, hafif çığlıklar dökülüyordu. Paçalarındaki çanları çıkardığını biliyordu. Oysa, yeniden çan sesleri yankılanıyordu kulaklarında.

            Zehra’nın evine nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Belki bir taksiyle. Belki koşarak. Çok uzak değildi Zehra’nın evi. Mutfaktaydı. Hızla atıldı üstüne. Öpmeye başladı. Saldırganlığı doruğuna ulaşmıştı Hakkı’nın. “Boğacaksın beni Azgın Herif!” dedi, Zehra, soluk soluğa, Hakkı’ya sarılarak.

            Mutfağın taşları üstünde. Deliler gibi seviştiler. Çağlayandan gürül gürül sular aktı. Hakkı ayak bileklerine lastikle (Zehra’nın don lastiği!) bağladığı çanlarla sevişmişti. Çanların çıldırttığı sesler, azgınlığını tutuşturdu.

            Hiç bitmeyecek sanılan sevişme, uzun sürdü ama bitti.

            Zehra yorgun, ayağını sürüye sürüye yatak odasına doğru yürüdü. Hakkı yavaşça giyindi. Paçalarına çanları taktı. Evden giderken Zehra’ya seslendi.: “Birazdan gelecem, Zehra, bekle!” Uzun uzun yürüdü. Sabah oluyordu.

            İstiklâl Caddesi’nde hep önünden geçtiği Hüseyin Ağa Camii’nin (yapılışı, 1594) kapısından içeri girdi. Belindeki kemeri bahçedeki ağacın dalına doladı. Boynunu kemerle dal arasına soktu. Uzun bacaklarını yukarı doğru çekti. Kemeri dalın yukarı doğru uzanan tarafına eliyle itti. Bıraktı kendini.

            Müezzin sabah ezanını okumak için geldiğinde, hafif hafif esen sabah rüzgârında duyduğu çan seslerine doğru yürüdü. Hakkı Bey’in paçaları yerden birkaç santim yukarıda rüzgârda sallanıyordu. Müezzin, sanki çok olağan bir olaya tanıklık ediyormuş gibi bağırdı Hakkı’nın bedenine: “İntihar edecek başka bir yer bulamadın mı, kardeşim!”

 

                                                                                                   Aralık 2001, Ankara

                                                                                                                       

07 Mart 2021, 21:25 | 423 Kez Görüntülendi.

Yazı Detay Reklam Alanı 728x90

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*