FELSEFE GÖNLÜMÜZÜN NERESİNDE?

FELSEFE GÖNLÜMÜZÜN NERESİNDE?

FELSEFE GÖNLÜMÜZÜN NERESİNDE?

            Felsefe ile ilgilenen birisi (şu ya da bu biçimde; bu akademik alandan da olabilir, profesyonel, maaşlı felsefeci de olabilir) Felsefe Gönlümüzün Neresinde? başlığını okuduğunda şöyle düşünebilir: “Felsefeyle gönlün ne alakası var!”, “Felsefe akıl işi kardeşim!”, “Gönlü niçin karıştırıyorsunuz?”, “Burada bir postmodern bir tutum olsa gerek; her şeyi her şeyle ilişkilendirme, sulandırma tavrı olabilir”, “Gönül mönül, ne  sulu şeyler bunlar, duygusal, yapış yapış; felsefeyi ne hale getirdiler zaten kardeşim, biz neden ilerleyemiyoruz, düşünemiyoruz? Çünkü her şeyi her şeyle ilişkilendiriyoruz, böylece duygularımızla, sulu gözlü; aşırı duygusal bir şekilde düşünmeye çalışıyoruz. Gönlü felsefeden kaldırın kardeşim artık!”, Bir antropolog soruyor mu, “antropoloji gönlümüzün neresinde?” veya astronomi çalışan birisi “astronomi gönlümüzün neresinde?”, “matematik gönlümüzün neresinde?” diye. Böyle bir soru olur mu yahu: “gönlümüzün neresinde? “Gönlümüz diye bir yer mi var ki, orada bir şey olsun? Soruya bak! Bir defa gramer olarak hatalı: Felsefe, gönlümüzün neresinde? Köşesinde, ortasında filan gayet saçma sapan, bulanık…  Felsefeyi bu akademisyenler ne hale getirdiler”.

            Soruyorlar: Bunu kim konuşuyor?  Ahmet İnam. Diyorlar ki zaten onu biliyoruz; böyle çarşı pazar diliyle felsefe konuşur, felsefeyi de ayağa düşürmüştür. Kafa da yumuşadı herhalde, eskiden de öyleydi de iyice yaşlandı.  Gönül mönül işlerine karışmaya başladı. Kafası iyice gitmiş olsa gerek! Bırakın yahu böylelerini konuşturmayın. Ciddi iş, felsefe çok ciddi bir iştir ve logosla ilgili bir şey. Logosun olduğu yerde gönül mönül gibi palavra şeyler olabilir mi yahu? Gönül nedir? Karacaoğlan diyor ki, “deli gönül”. Bir defa deli. Deli olan bir şeyin felsefede ne işi var, gönlün felsefede ne işi var? Gönlü felsefeye karıştırmanın anlamı nedir? Bu çok yanlış. Düşünmesini bilmeyen, düşünme disiplini olmayan, philosophia perennis’ten, ezeli ve ebedi felsefe sorunlarının olduğu alanla ilgisi olmayan, insanların böyle oturup sanki taşralı saz çalan bir ozan gibi felsefeyle gönül bağını kurmaya çalışması çok yanlış bir şeydir ve işin ciddiyetini de bozmaktadır”.

 Evet, böyle düşünülebilir; bu konuda “gönül”, “felsefe” ve “nerede olduğu” kavramlarıyla ilgili bunların bir araya gelişini düşündüğümüzde; belki daha başlığı duyar duymaz itici bir tavır içinde olunabilir kolaylıkla. İşte postmodernliğin getirdiği bir şey, postmodern düşünce her şeyi her şeyle, ne olsa gider tavrıyla yapılan bir şey. Dolayısıyla bu da bir kafa karışıklığı anlamına gelir, gibi düşünülebilir. Şimdi bu soruların farkında olduğumu anlatmak için böyle bir giriş yaptım, konuşacağım şeylerin kimi düşünen insanlar tarafından nasıl karşılanabileceği, karşılanmakta olduğu (malumum), çünkü neredeyse elli yıldır bu tip konuşmalar yaptığım için bunu öncelemek istedim ve buradan bir çıkış yapmak istedim.

Çıkışım da yine Batı kültürünün başlarındaki o Roma bakışı; tabii Yunan da var arkasında, oradan gelen bir tavırla, belki özgün dille söylersek philosophos sum, “felsefeciyim ben”. Humani a me nihil alienum puto (insanî olan hiçbir şey bana yabancı değildir). İnsanî olan hiçbir şey bir felsefecinin yabancısı değildir. Dolayısıyla bir düşünen bir insan, elbette gönülle de ilgilidir. Şimdi bunu açmaya çalışacağım.

Sanılır ki özellikle  modern düşünceyle başlayan, cogito ergo sum’la  simgeleştirilen düşünme anlayışına bir itirazdır gönül. İnsan, bilinciyle, zihniyle (ne demekse zihin), aklıyla düşünür, elbette;  ama daha fazlası vardır. İnsan denen varlık, gönlüyle düşünür. “Aaa, hiç fark etmemiştim ya gönlümüzle mi düşünüyoruz”. “Neyinle düşünüyorsun?” diye sorulduğu zaman belki “gönlümle düşünüyorum” yanıtı alışılmamış bir yanıt. Gönül, duyguyla ilişkilendirildiği için. Bilincimizle, zihnimizle, “anlağımızla” düşündüğümüz düşüncesi Batıda (şimdilerde pek öyle değil ama) epey bir süre egemen olmuş. Kant’la belki doruğuna varmış ama Kant sonrası daha Alman İdealizmiyle belki ondan sonra gelen egzistansiyalist düşünce veya Nietzsche ile biraz dağıtılmış bir bakış.  Bir akıl ve zihin anlayışı. Ve düşünmeyi o zihnin içine hapsetme. Bu tabii 20. yüzyılın başlarında mesela fenomenolojide Husserl anlamında fenomenolojide yine bir bilinç vurgusu vardır. Alman idealizminin başında Fichte ve ardından gelenleri düşündüğümüzde Schelling, Hegel… Onlarda yine bir bewusstsein, bilinç vurgusu vardır. Bizim buralardan bakılınca, bu topraklardan, durum daha farklı görünüyor diye düşünebiliriz. Çünkü ben düşünmenin topraktan gelen bir düşünme olduğunu ileri sürenlerden biriyim. Kant, örneğin kendi toprağından konuşuyor ve Almanca’nın olanakları ile konuşuyor. Descartes belki hani Latince yazdığı metinler olsa da giderek bir Frankofon kültürünün başlarında birisi. Şimdi bizim gibi ülkelerin felsefe ile olan bağlantısı derken (bir toprak sözü metaforik bir söz, bir ziraat mühendisinin anladığı anlamda topraktan söz etmiyorum. Ama toprak, bizim Anadolu toprağı ve Anadolu dendiği zaman burada tabii coğrafi bir sınırlama da yapmıyorum.  Bir anlamda Yunan yarımadasını da Makedonya oraları da Anadolu’ya katabiliriz!) bizim Bektaşi tekkelerinin filan şekilde olduğu yerleri düşünürsek, o topraklardan o topraklar üzerine yaslanan veya oralardan oluşmuş bir kültürün bize esin verdiği bir düşünme tavrından söz ediyorum.

Şimdi Batı, büyük ölçüde birçok sorunu halletmiş. Eğer, onların hikâyesini iyi bilmezsek ve onların 1900’lerde, 2000’li yıllarda yazdıkları felsefe kitaplarına baktığımızda (çok basit) felsefeye giriş kitaplarında “Felsefe nedir?” sorularına vermeye çalıştığı yanıtlara baktığımızda ne toprak kokusunu duyarsınız, ne kendi dillerinden gelen bir etkiyi, ne de bir kültürel farklılığı, farklılık vurgusunu duyabilirsiniz. Belki bir şekilde onlar kendi serüvenleri içerisinde bu tip sorulara yanıt vermişler ama bizim felsefeyle karşılaşmamız, felsefeyle bağlantımız, felsefeyle (yapmaya çalışıyor şimdi arkadaşlar) kendi kültürümüzün hiç değilse bazı yapıtaşlarını, bir bölümünü meydana getirip kültürümüzün inşasına, oluşturulmasına, yapılandırılmasına katkıda bulunmamız gerekiyor. O zaman bize özgü bu toprakların geçmişi ve coğrafyası; bu topraklardaki yaşama öyküsünü, yaşama ve anlam dünyasını özellikle anlamayı gerektiriyor. Biz bir Fransızmışız gibi, bir İngilizmişiz yahut bir Amerikalıyızmışız gibi düşünemeyiz.  Öyle düşünenler yok değil ama şimdi ben tabii bu kaygıları çok küçük yaşlarda duyup, bu kaygıları ile sıkıntılar yaşamış biri olarak (Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ndeki Pazartesi Seminerleri vardır; hâlâ devam ediyor. Ben orada felsefede akademik hayata başladım, yıl1980. Oradaki konuşmalarından birinde) bu kaygılarımdan söz ediyorum: Acaba bize özgü bir felsefe bakışı, anlayışı, bir felsefî düşünce- anlama kavrama yapılandırması, inşası olanaklı mıdır? O zaman sevgili hocam Teo Grünberg, (sabrına hayran olduğumu söylemeliyim) sabırla beni dinleyip, “Ahmet” dedi, “senin bu Türk felsefesi (şimdi Anadolu diyorum ama o zamanlar Türk felsefesi diyordum) dediğin şey; Türk müziği gibi bir şey mi, Türk fiziği gibi bir şey mi?”. Şimdi beni sıkıştırmaya çalıştığı şey şu: Fiziğin milliyeti kültürü olmaz; evrenseldir. Dolayısıyla felsefe de öyledir. Efendim elbette buna itiraz edilebilir mi, kim itiraz edebilir? Çünkü biz burada kendi kendimizle bir kapalı topluluk kurup “Ya, biz de ne güzel düşünüyoruz ya bizdeki felsefeye bak!” diyecek insanlar değiliz ki… Elbette felsefeyle olan ilgimiz, felsefeyi 2500-2600 yıllık tarihi içinde yaşamaya çalışmamız, bütün bunu yaşamaya çalışan dünyadaki insan kardeşlerimizle bağ kurabilmek, iletişim kurabilmek içindir. Elbette evrensel olan bir şeyi düşünüyoruz, elbette taşrada kalmak istemiyoruz, elbette hamaset yapmak istemiyoruz. “İşte bizde mükemmel şeyler var, insanlar bunu bilmiyorlar! Biz neyiz, biz zaten Einstein'dan önce görelilik kuramlarını filan bulmuştuk; Kant da kim oluyormuş?” filan böyle bir şey demiyorum yahu! Felsefe, zaten baştan beri haddini bilmekle ilgili bir şeydir. Biz evrensel olan bir şeye kendi biricikliğimiz içinden katkıda bulunmaya çalışıyoruz, evrensel olana yerel olandan ses vermek istiyoruz. Bütün büyük filozoflar böyle yapmışlar ama yaşadığımız kültürü, yerellikleri yok eden; işte küreselleştirme, küreselleşme, dünya bir köydür söylemi içerisinde yerelliklerinin, yerel farklılıklardan gelen zenginlikleri yok edip bir örnek kültür oluşturma işi tam bir emperyalist bakıştır.  Tam bir egemen kültürün, egemen hayat tarzının dayattığı yerel, bireysel yaşam biçimi farklılıklarını yok edip insanlara bir düşünme, anlama, kavrama, algılama, sanat yapma ve bilim yapma açısından bir üniforma giydirme çabasıdır ki çok tehlikeli bir şey. Dolayısıyla kendi farklılığımızı fark edebilmekteki çaba çok gereklidir. Burada çok fazla yol aldığımızı ben düşünmüyorum. Gerçi Mehmet Fatih (Elmas) hocam daha iyimser bakıyor ama ben hâlâ başlarda olduğumuzu düşünüyorum. Çok kolay hamasete düşebiliriz, orada acımasızca özeleştiri yapmamız ve özgün düşünceler oluşturduğunu ileri süren arkadaşlara acımasızca eleştiride bulunmak gerekir ki hakikaten geleceğe daha 2500 yıllık felsefe kültürüne yakışan değerde eserler ortaya koyabilsin genç arkadaşlarımız.

Ben, tabii benim kuşağımda ilklerden biriyim ya, ben bir omuzum aslında, basılacak omuzlardan biri olduğunu düşünüyorum ve gönül meselesi de böyle bir arayışın adıdır. Çok farklı arayışlar olabilir kendimizden çıkan ama dünyaya seslenebileceğimiz bir insan ve dünya kavrayışından söz ediyorum. Efendim bu, mesela Marksist görünümlü perspektiften baktığımızda çok zor bir şey çünkü emperyalist güçler büyük ölçüde size bir defa sosyoekonomik olarak kültürü farkında olarak-olmayarak ele geçirmişler.  Hele şimdi bu, sosyal medya aracılığıyla daha kolay ve daha sinsice yapılabilir.  İnsanları ekran bağımlısı yaptığınız zaman, toprağın sesini işitemez, yaşadığınız coğrafyanın havasını teneffüs edemezsiniz. Burada yaşanan hayatın, bu topraklardan binlerce yıldır yaşanmakta olan hayatın kokusunu duyamazsınız. Bunu duymak lazım. Tabii burada ideolojik şeyler var: Bir kısmı 1071 diyebilir, bir kısmı düşünmeyi bu topraklara İslâm'ın gelişiyle başlatabilir. Kimisi daha farklı, daha Aydınlanma’ya, daha bilime yakın bir yerden başlatabilir. Kimisi daha belki siyasal analizlerle önce bağımsızlığımızı sosyoekonomik olarak kazanmak, bunun için mücadele etmek gerektiğini söyleyebilir. Hatta böyle yerellik anlayışlarının tamamen bir emperyalist oyun olabileceği ve dolayısıyla farklılıklarımızı fark etmeye çalışırken gaflet içine düşebileceğimizi söyleyebilir.

Bütün bu farklılıklara açık olmak lazım. Gönlü olmak o demek arkadaşlar, gönlü olmak açıklık demektir. İşte o Türkçe’nin ben tabii buradan çıkan felsefeyi Türkçeyle yapmaya çalışan biriyim ama Anadolu'da değişik diller konuşuluyor. Keşke Anadolu’yu benimsemiş, bu toprağı benimsemiş arkadaşlar, Süryani ise kendi dilinden, Ermeniyse, Kürtse, Zazaca konuşuyorsa, Arap- bizim buraların Mardin'in Arapçasıyla konuşuyorsa- kendi dillerinden oralardan da beslenseler; bu müthiş bir şey. Ama ben bir Türkmen’im ve dolayısıyla Türkçe’den duyduğum sesi, o sesle gelen düşünmeyi aramaktayım. Gönül meselesi buradan geliyor, insanın gönlüyle düşünmesi. Dolayısıyla “Felsefe gönlümüzün neresinde?” sorusu, “acaba felsefeyi gönlümüze alabiliyor muyuz?” Peki, o zaman gönlümüzün farkında mıyız? Bunu düşünmeye başladığınız zaman usta yok. Belli bir ustam olsa değil mi, oradan başlayabilirim. Hani bir dini İslâmî gelenek içinde değilim, daha seküler bir yol izliyorum; dindar biri değilim. Herhangi bir etnik tavrım da yok, hani Alevi filan olmak gibi. Uluslararası bir topluluğa ait değilim, hani Mason(luk) gibi. Sandıklılı biriyim, bir kasabadan gelmiş. Her nasılsa okuyabilmiş, birçok şeyler öğrenmiş, öğrenmekte olan bir Anadolu köylüsüyüm. Bazı akademisyen arkadaşlar benim odama girdiklerinde, radyom vardı eskiden; radyomun sesi iyi çıkmadığı için kendim duvara telle bağlayıp anten yapmıştım; onu görmüşlerdi. “Ya valla tam köylü!” demişlerdi.  Eşim de bana bazen “Ahmet Ağa” diyebiliyor. Ama bu yerlilik, evet, çok taşralı kalabilirsiniz ama orada hissettiğiniz bir şey var. Yunus'u duyuyorsunuz mesela, onun Türkçesini duyuyorsunuz. Karacaoğlan'ı duyuyorsunuz, Pir Sultan'ı duyuyorsunuz; bizim halk türkülerini duyuyorsunuz, destanları duyuyorsunuz. Türkî Cumhuriyetlerinin dilini ve onların dünyayı kavrayışındaki söyleyiş farklılıklarını duyuyorsunuz. Anadolu'nun değişik yerlerinde konuşulan Türkçe’deki farklılıkları duyuyorsunuz. Ben tabii Afyon-Sandıklı, Denizli, oralardan gelen türküleri, türkülerden de beslenmiş ama Urfa'nın o yürek yakan çığlık halindeki uzun havalarından beslenmiş, bir şekilde bizim buraların edebiyatından, değişimden beslenmiş, beslenmekte olan biriyim. Bunu çok önemsiyorum. “Ne alakası var felsefeyle?” dediğiniz zaman ama Eski Yunan Homeros'tan beslenmiştir, Hesiodos’tan beslenmiştir. Homeros olmasaydı felsefe olmazdı. Bakın Platon'un diyaloglarına, zaman zaman Homeros’la bir “hesaplaşma” görürsünüz; bazen kızarlar, “böyle dememesi lazım Homeros da yanlış demiş canım!” derler ama tabii bir şifahi sözel kültür olduğu için hep ezberlerindedir. O halk şiirinin, o türkülerin hatta Osmanlı dönemindeki (biraz daha belki daha yukarıda seçkin bir sınıfın müziği sayılabilecek hani bugünkü alışılmış anlamıyla) Türk Sanat Müziği dediğimiz müziğin ve makamların seslerini; oradaki müziğin bize çağrıştırdıklarını, saz eserlerini dinlerken veya sözel olarak şarkı sözlerini dinlediğinizde ki bunlar üzerine de epey yazmış hatta program yapmıştım.  

Bizim insanımız bu topraklarda yüzlerce binlerce yıl türkü söyleyerek, ilahi okuyarak, şiir yazarak; şarkı, mâni ve bilmeceler söyleyerek düşünmüş. Dolayısıyla bu bizim için müthiş bir zenginlik. Ziya Gökalp buna “halk felsefesi” adını verir. Bir şey var, hiç yok değil. Çünkü insan, düşünmeksizin duramaz ama biz yaşam sorunlarını çözmekle ilgili düşünmeden söz etmiyoruz. “Acaba kiramı nasıl ödeyeceğim?” şeklinde borcunu düşünmesinden söz etmiyoruz, ki o zaman Karadeniz'de gemilerimizin battığı… Hani kara kara düşünüyorsun Karadeniz'de gemilerin mi battı? Ama bu felsefi düşünme pek öyle olmuyor. Hayatın anlamı: “Ben kimim, neden yaşıyorum?” Tabii birçoğumuz biliyor kim olduğunu ve neden yaşadığını da biliyor. Bunların hepsinin cevabı var, değil mi? Babaannem biliyordu muhtemelen ama bütün bunların yeniden sorgulanabilmesi ve bu sorgulamanın philosophia dediğimiz,  bizim bu Ege kıyılarından başlayan etkinlikle olan bağı içinde gelişen gelenekteki düşünme tarzı, felsefece düşünmek. Her türlü düşünme felsefe değil, her türlü eleştirel düşünme felsefe değil, çünkü bilim insanı da eleştirel düşünebilir, bir şirket yöneticisi de kârımı nasıl arttırırım diyen biri de veya sevgilimle olan ilişkimi nasıl düzeltebilirim diye de eleştirel düşünebilirsiniz. Ama felsefece düşünmek bir gelenek (işi). Tabii buradaki felsefe sözünü philosophia anlamında anlıyorum, Eski Yunan. Diyebilirsiniz ki efendim, “Adem Aleyhisselam'dan beri biz düşünüyoruz neden Yunan'dan başlasın, kafir Yunan! Bu felsefe neden oradan başlasın? Bakın şöyle düşünelim.  Bir kültürde edebiyat gelişmişse, o kültürün mitolojisi varsa, efsaneleri varsa, orada şiir söyleniyorsa orada sophia, hikmet vardır, bilgelik vardır. Çok eski bilgelikler var: Mısır, Mezopotamya, Hint, Çin… Bunlar büyük hikmet, bilgelik merkezleri. Sophia ama bizim burada felsefe diye söz ettiğimiz zaten kelimeden de anlıyorsunuz, felsefe bize Arapça’dan gelmiş ama köken olarak philia, dostluk, sevgi, bilgelik sevgisi. Hikmet, hakîm olmaya çalışmak, anlamlı dayanakları olan hüküm vermeye çalışmak; insanın yaralarına hekim olmaya çalışmak. Hikmet bu. Böyle konuşurken bir dinî duyarlığı gelişmiş bir toplulukta, konuşmadan sonra bir arkadaş dedi ki: “Hocam, biz ancak Kur'ân'ın dediğine hikmet diyoruz.” dedi. Olabilir, bu güzel bir şey ama ben hikmeti bütün kültürlerin belli bir şekilde dilini, edebiyatını geliştirmiş bütün kültürlerin insan, hayat üzerine düşünmüş kültürlerin hikmet taşıdığını; hikmet, bilgelik oluşturduğunu, oluşturmakta olduğunu düşünüyorum. Ve felsefe de belli geleneği içerisinde… bugün daha çok Batı insanının ama belli bir dönemde Müslüman filozofların da ortaya çıktığı hatta İslâm'a bakışta büyük katkılarının, dünya kavrayışlarının olduğunu söyleyebileceğimiz değerli düşünürler de yetiştirmişiz, fakat şimdi çok farklı bir yerdeyiz arkadaşlar. Bizim geleceğin dünyasında var olabilmemiz, kendimize mahsus dünyaya bakış, dünyayı kavrayış, o bakış ve kavrayışın kendine özgü, kendine mahsus dilini, düşünme dilini oluşturmamızla büyük ölçüde güçlenecektir. Geçmişte bu topraklarda yaşayan insanların öyküsünün geleceğe kalabilmesi… İşte gönül bunlarla ilgilidir. Peki, nedir?

Gönül diye başladığım serüvende bir on sene sonra anladım ki başka bir kavrama daha gereksinim var. O da “can”dır. Şimdi can’a biraz direndim, o da tabii çok düşüncesizce bir direnmeydi çünkü Türkçe değil, Farsça bir sözcüktür ama İran'a gittiğimde bu can’ı anlattım.  Baktım ki onlar daha farklı bir can bakışı içerisindeler. Çünkü biz Arapçadan ve Farsçadan sözcükler almışız ama onları kendimize özgü bir hale getirmişiz, yorumlamışız. Onun için ben oralardan gelen sözcüklere kelimelere çok karşı değilim. Melâl sözcüğüne karşı değilim. Hüzün, hele hüzün tam buralıdır; Anadoluludur. Biraz daha çok İstanbulludur. Hüzün, zaten Arapçasına göre telaffuz incelmiş, değil mi? İnceltmişiz ve şiirini yazmışız. Hüzne vurmuşuz kendimizi! Bizim ızdırabımız hüzündür. Belki Ahmet Haşim bir melâli ile de yakınlığı… Hani, “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz”. Bizim melalimiz var ki, melankoli değildir o. Hele hüzün, hiç melankoli değildir. Hani imkân olsa da bunlar üzerine uzun uzun konuşmak gerçekleşse.

Bu topraklardaki insanlar acılarını nasıl yaşamışlar, nasıl dile getirmişler; sevinçlerini nasıl yaşamışlar?  Bizim buralar deyince neresi? Ağrı mı, Mardin mi, Urfa mı, Denizli mi? Benim mesela Özay Gönlüm’ün türkülerine olan yakınlığımla işte Fatih arkadaşımız Urfalı gerçi ama buralı (e.n: Bursa kastediliyor). Özay Gönlüm’ün türkülerindeki o insan kıpırdaklığını, kımıldanmasını bilmem duyabilir misiniz? Öyle bir türkü var bilmiyorum, Özay Gönlüm’ün. Kaçınız biliyor acaba, imkân olsa da burada vaktimiz olsaydı bir türküsünü dinleseydik. “Gımıldanıver” diye bir türküsü var, müthiş bir şey: “Kımıldan, kımıldanıver”. Sevgilisine diyor, çünkü sevgilisi herhalde oturuyor, böyle bakıyor. “Gımıldanıver gâvurun kızı, gımıldanıver!”. “Kımıldan düşünen insan, kımıldan!” Çünkü düşünmek candır arkadaşlar, canlılıktır. Yattığın yerden çene kaşıyarak ağır bir şekilde kafa karışıklığı içinde canlılıktan uzak “bunu çekeyim, bunu buradan çekeyim, bunu buraya yapıştırayım!” şeklinde bir ızdırap olan şey değil. Bir ateş, bir hareket! Ne diyordu Âşık Veysel? “Harekete kimse mâni olamaz.” Düşünme bu arkadaşlar. Bu hareket içinde, gönül bu. Tabii şimdi bu konuşmanın sınırları içerisinde daha ince analizler, açıklamalar yapmam zor olabilir ama eğer sorulursa açıklayabilirim yine de yeterli olmayabilir. Epey şey yazdım bunlarla ilgili, bulabilirseniz belki oralardan daha ayrıntılı bu gönül meselelerini anlama ya canı anlama imkânı bulunabilir.

Can’dan başlayalım. Canı anlattığım bir toplantıda yabancılar vardı, Türkiye ile ilgili bir şey anlat demişlerdi. Bu Eczacıbaşı firmasının temsilcileri… Dünyada herhalde, İlber hocayı bulamamışlar, sen konuş dediler. Ben de Can anlatayım dedim, anlattım. Anlattım bitti, uzun boylu, bıyıklı bir arkadaş geldi burasında (yakasında) John yazıyor, Amerikalı gibi görünüyor. Eğildi kulağıma: “Hocam” dedi, “Benim adım Can” dedi ama Amerika'ya gittim adımı John koydum.” Can’ı John yapma tehlikesi var,  çok hazin bir şey. Maalesef Canlarımız John olabiliyor.

Can, bir insan tasavvuru arkadaşlar. Buna çok ihtiyacımız var çünkü düşüneceksek her türlü düşünmenin beslendiği bir dünya ve insan bakışı vardır. Düşünen insanların birçoğu bunun farkında değillerdir. Havada düşündüklerini zannederler. Nasıl bir insan anlayışım var, nasıl bir dünya düşlüyorsun, tasavvur ediyorsun, çünkü düşünmek, bir hayat tarzıyla ilgili. Hayat tarzı da bir sosyoekonomik yapısı olan, hani Platon’un Devlet’ini düşünürsek, değil mi, düşünmenin bir altyapısı var ve bunu öngörmeden düşünemeyiz. İşte benim düşünmeyi önerdiğim dünyada yaşayan insan can insanı. Tabii can müthiş bir söz. Anlamının ne olduğunu bilmeyenlerimiz için bile,  biraz Türkçe’yi duymuş, Türkiye'de yaşıyorsa: “Ya kıyma o kuşa, o bir can!”, “Kediye böyle dokunma, bak o can!”, “Doktor, bak bu hastaya böyle davranıyorsun, böyle davranma; o bir can!” deyince müthiş bir şey çıkıyor. Bir değer çıkıyor, bir yaşama saygı çıkıyor, can dediğimiz zaman. İşte can olan insanın bir bütün olduğunu düşünüyorum çünkü insan düşünürken can bütünlüğüyle düşünür. Hani zihin denen neyse o öyle bölünmüş bir tarafıyla düşünmez. İnsan düşünürken, canın birinci bileşenini söylüyorum, bedeniyle düşünür. Eski Yunanlılar buna sôma diyorlardı. Psikosomatik sözündeki sôma. Beden düşünür. İşte bunu Jung gibi daha derin psikoloji yapanlar, bilinç dışı filan dediler,  Freudyen gelenek içinde, çünkü bedenin, bedenimizin düşüncemize katkısını fark edemezseniz, oradaki düşünme canca, candan gelen, gönülden gelen düşünme olmaz yahut eksik olur, diye düşünüyorum.

Can’ın ikinci bileşeni; coşku, heyecan, duygu. İnsan duygularıyla düşünür. “Olur mu ya, duygularla düşünülür mü? Matematik problemi çözüyoruz!” E ama işte kızıyorsun, heyecanlanıyorsun değil mi? Elbette, o heyecanlar problemin çözümü değil ama o çözümü çevreleyen bir ortam oluşturuyor. Dolayısıyla düşünmek, duyguların da katkısıyla, etkisiyle olan, Eski Yunanlılar buna thumos diyorlardı. Thumos, Homeros’ta da, Hesiodos’ta da geçer. Mesela kahramanların yüreklerinde duyduğu ateştir, heyecandır, coşkudur; düşünme ateşidir, enerjisidir. Üçüncü bileşen (işte bu bileşen üzerinden gidilmiş daha çok) buna akıl diyebiliriz. Eski Yunanlı buna Nous diyordu. İşte Platon'da, Aristoteles'te de vardır, Helenistik düşüncede de geçen bir kavramdır akıl ama aklı da ben çok geniş bir çerçeveden anlıyorum.  Yalnız Kartezyen, Descartesçı veya Kant çerçevesinde veya bir mantıkçı bakışıyla değil, aklın değişik boyutları olduğunu düşünürüm. Çünkü akıl, beden ve duygularla bağlantı halinde düşünür. Mesela Batı akademik kültürü bunu şu örnekte fark etti: Eskiden İngilizlerin söyleyişi ile IQ diye bir şey vardı değil mi, zekâ? Şimdi mesela duygusal zekâyı fark ettiler. Birçok zekâ, mesela manevi zekâ veya bizim felsefecilerin tin dediği, Batı’da spirit, geist espri denen kavrama dayalı zekâ var, manevi zekâ dediğimiz. Ayrıca akıl hem düşünme hem mana verme, yorumlama gücüdür.

Ve can’ın dördüncü bileşeni, çevredir.  Çevremiz. Oikos diyordu buna Eski Yunanlı. Oikos, ev demek aslında ama  ekoloji sözcüğündeki eko oradan geliyor.  Yankı anlamında değil, o başka yazılıyor. Bizim çevremiz hem dışımızdadır hem içimizdedir. Dolayısıyla can, bir çevre içindeyken, çevresi onun da içindedir; böyle bir garip topolojisi vardır.

Peki, gönül nedir? Canın hakikati arama, kendini dile getirme çabalarıdır, atılımlarıdır. Gönül, can atılımıdır. İşte “deli gönül” oradan geliyor çünkü öyle şeyler duyuyorsunuz ki içinizde, o artık alışılagelen aklın ötesinde, ötesine sizi götürüyor. Bu bizim edebiyatımızda eski deyişlerimizde gönülle ilgili kavrayışlarımızda bunu bulabilirsiniz. Ayrıca gönül sözüyle, Anadolu'da bütün bu saydığım dört can öğesini de içine alan gönül kavrayışları vardır. İşte tarama, derleme sözcüklerine bakarsanız, görebilirsiniz. Mesela köylü tarlada çalışırken “gönlüm bulandı” diyebilir, midesi bulandığı zaman. “Gönlüm almıyor” diyebilir. Bunu düşünün, gönlün geçtiği yerleri. Gönül bir atılım. Hakikate, dünyayı kavramaya yönelmiş canın bir arayışıdır. Dolayısıyla felsefe bu anlamda canımızda, gönlün atılımındadır. İsterseniz bir metafor yapalım. “Gönül atına”, bir at gibi düşünürseniz, o atla hakikat yolculuğu yapma işidir. At tabii eskilerde kaldı ama siz onu teknolojiyle daha güçlendirebilirsiniz. Gönlün böyle bir gücü var. Bu felsefe ile ilgilenen, bu konuları fark eden arkadaşlar için bu gönül, Almanların wille dediği şey değil; irade, istenç diye çevrilen şey var ya, ondan fazla bir şey. Ama bu, yaşamın içinden, yaşamı duyuşun getirdiği kıvılcımları ateşi sağlayan, işte sanat yapıtlarının oluşmasını sağlayan, müziği sağlayan, şiiri, diğer edebi ürünleri, öyküyü, denemeyi, romanı, ürün ortaya koymayı sağlayan bir gücün adına gönül diyorum. Canla birlikte düşündüğümüzde o zaman, “felsefe, gönlümüzün neresinde?” gönül atılımlarımız. Hakikati ve hayatın anlamını aramaya çalıştığımız atılımlar, felsefeden ne kadar besleniyor, felsefeden ne kadar güç alıyor? Ne kadar felsefeyle haşır neşir olmuş, felsefeyle hemhâl olmuş vaziyette ki, o dili kullanıp insanlara bir şey söyleyebiliyor? Neden düşünmeyi felsefeyle bağdaştırmanın, felsefe diliyle anlatmanın, anlatabilmenin önemini vurguluyorum? Çünkü evrensel birçok kültüre seslenebilirsiniz ama kendi dilinizde daha yerel kaldığınızda, daha size özgü olan içinde kalabilirsiniz. Onun için genç arkadaşların bu dili, bu kültürü olanca derinliği ve zenginliğiyle öğrenmelerinin çok önemli olduğunu ancak öyle bir dille bize özgü olandaki evrenselliği canlı bir şekilde gönülden ortaya koyabileceklerini söyleyebilirim. Sabrınız ve tahammülünüz için teşekkür ederim.

Mehmet Fatih Elmas: Yine her zamanki gibi ilham verici bir konuşma yaptınız; birçok yazınızı okumuş biri olarak bu ilhamı her seferinde aldığımı belirtmek isterim. Bugün de aynı şekilde ilhamlandım, sağ olunuz. Can üzerine tespitlerinizi, belirlemelerinizi bütünlüğünde düşündüğümde, sormak istediğim soru şu: Can üzerine düşünürken, can’ı aynı zamanda bir metafizik sistem içerisinde de işliyor musunuz?  Büyük harfle bir Can’ın içinde yaşadığımızı hissetmeli miyiz? Eğer öyleyse böyle bir irtibatı nasıl kuracağız?

Ahmet İnam: Bu dünyayı terk etmeden önce “Can Kitabı” diye bir çalışma yapıp gitmeyi tasarlıyorum; ama tabii insanın elinde değil, beni her zaman gönderebilirler, hani bazen isteğimizle de gidebiliriz ama. Benim şöyle bir yazgım var: O kadar çok şey yazan, üstelik edebiyat, kültür, olmadık şeylerde ukalalık ettiğim birçok yazı-çizi ve o yüzden “ya bu ne diyor, ne diyor bu insan?” diye sorulduğunda kitaplarımın bir kısmı kötü basıldığı için içlerinde birçok dizgi yanlışları vardır. Yayınevleri battı falan filan… Bugün benim kitaplarımı bulmak da zordur etrafta, derli toplu, Batılıların deyimiyle bir Opus Magnum’um, benim bir baş eserim gözükmüyor, “Ya bu neymiş, bu can, gönül? Bir bakalım.” gibi öyle bir şeyde (çırpıda) bakıp (anlayabileceğimiz).  “özetle, özetle, bu ne, bu bir sürü lafı bırak! Bu can, gönül; ha palavra!”. Eskiden yazdıklarımı toplayıp bir araya getirerek, yeni çalışmalarımın yönünü okura açabilecek fırsatım olmadı.

Şimdi bu bir ontoloji, metafizik. Tabii aslında ontolojiler, ethiko ontolojidir.  Can Düşüncesinde bir insan olma karakteri var. Senden duydum, hoşuma da gitti. Felsefe bir tekliftir. Kabul edersin, etmezsin; zorla yatırıp “illa can diyeceksin!” gibi bir şey değil. Ben zaten bakın neredeyse elli yıldır akademik hayatın içinde şu ya da bu biçimde öğrenci ve hoca olarak can ve gönül’ü hiç anlatmadım derslerimde. Bu dönem Dil Tarih’te bir denedim, bir tek öğrenci kaldı dinleyici olarak, o da anlamadı. Sonunda vazgeçtim. Aynanın karşısına geçip kendi kendime anlatacağım veya anlatmayacağım.  Yazabilecek miyim onu bilmiyorum. Bir sürü yerde konuşmuşum ama onlar nasıl derlenecek? Muhtemelen yanlış anlaşılabilecek. Bunları daha sıkı bir biçimde bir araya getirme imkânı elbette bir ontolojik anlamda varlık anlayışına dayanıyor. Tabii mana odaklı bir bakıştır, fenomenolojiden büyük ölçüde beslenmiştir. Şimdi fenomenolojik bir ontolojisi olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki dönen dolapların farkında olmaya çalışan, işte bu Frankfurt Okulunun,  Marksizm ile Freudyen psikanalizi birleştirmeye çalışan okulun duyarlılığını da taşıyan, çünkü ben (ne demekse) sol eğilimli bir insanım, şimdi pek manası kalmadı ama  dünyanın daha hakça yaşanmasından, sömürünün, zulmün olmamasından, herkesin gönlünce var olmaya çalışmasından yanayım. “Sen böyle yaşayamazsın, cinsel tercihin böyle olmaz, böyle bakamazsın, şarap içemezsin, şunu yapamazsın, bunu yapamazsın veya başını açmalısın, kapamalısın!” gibi şeyler, insana yakışan bir şey değil.

Biz hâlâ bu gezegende can olmayı öğrenemedik, galiba öğrenemeden de bu gezegenin sonu gelebilir.  Bu yaşananlara baksanıza… Dolayısıyla ama ben uygun fırsatlarda, ortamlarda bunayıncaya, ölünceye kadar bunu anlatmam gerekir çünkü felsefenin bir yanı çok soyut bir inşa, yapılandırma işidir. O yapılar üzerine çok ince analizler işidir. Bunların hepsine büyük saygı duyuyorum ve yıllarca bu işleri de yaptım, yapmaya devam ederim. Ama bir insan ve hayat teklifinde bulunmak gerekir. İşte can, gönül felsefesi budur. Bir dünya ve insan önerisi var. Böyle bir insan olma, böyle bir hayat içinde olma, açık olma, özerk olma,  düşünme ve duyma istiklâline sahip olma, içten olma, edepli olma, Edep! Edepsizden felsefeci olmaz. Bakın felsefe tarihine, çok farklı hayat tarzları içinde olabilir. Edep, disiplin çok önemlidir.

 Can felsefesi bir düşünme ateşidir. Şimdi bir söz söyleyeceğim, başkaları bundan Freudyen analizler yapabilir: Felsefe erotiktir. Onun için Aydın'da galiba yaptığım bir konuşmada bayağı bir hareket olmuştu felsefecilere yaptığım konuşmada. Rahmetli Uluğ Nutku Hoca vardı. “Ya arkadaşlar, felsefe nereden geliyor?” Philiasophia. Philia ne demek? Sevgi, dostluk ama çok hafif, ateş yok. Ateş nerede? Eros’ta. “Eros cinsellik değil mi? Adam bu yaşa gelmiş, azmış herhalde; işi erotik taraflara döküyor.

Phaidros diyaloğunu okuyun, Şölen’i okuyun arkadaşlar! Ateş var yahu, içi geçmiş insanlar düşünemez arkadaşlar! Gitmiş meyhanede oturup “Türkiye batıyor, Türkiye batıyor!” İşte onun için “mutsuzluk ahlaksızlıktır” dediğim zaman, “yok ya, düşünen insan mutsuzdur. Böyle mutlu mutlu… olur mu? Dünyada zulüm var, nasıl mutlu olabiliyorsun? Vay namussuz!”, “tabii ense kulak yerinde hocanın galiba, durumu iyi”, “mutsuzluk ahlaksızlıktır değil mi? Garibanlar 7.500 lirayla geçinecekler.” Mutsuz, o değil arkadaşlar. İnsansak mutlu olmak zorundayız. Mutlu ne demek? Keyfi yerinde olmak değil. Mutluluk bir karakter, dürüst olmak gibi bir şey. İnsan bazen dürüst, bazen dürüst olmayabilir mi yahu? Nasıl ki “keyfim var şimdi dürüstüm, birazdan sana kazık atacağım!” demiyorsak, mutluluk da öyle bir şeydir. Acı çeken, büyük travmalar yaşamış, başarısızlığa uğramış, ezilmiş, mutlu olmak zorundadır. Niçin? Hayata bir şey vermek için. Çünkü borçluyuz. “Mutsuz insan, güçsüz insan, mücadele gücü tükenmiş insandır” anlamında söylüyorum. Bu benim bulduğum bir şey değil, bu Eskil Yunan. Eskil Yunan'ı anlatıyorum. Eudaimonia, Yunanlıların. Daimon’un iyi olması demek. Daimon, içimizdeki ateştir. İçimizde ateş yanması lazım ki verebileceğimizi verebilelim, büyük bir yükümlülüktür. Onun için felsefe ile ilişkisi olanların kültürle bağlantısının, değil mi, görüyorum zaten burada daha soyut felsefe ile uğraşan arkadaşlar da toprağın sesini duymuşlar, o bakımdan haklısın Fatih, bu duyuş, çok güzel bir duyuş ama bu ateşle gelen bir şey. Bu coşkuyu yitirmememiz lazım. Bu ateşi devam ettirmemiz lazım çünkü felsefe genel olarak alışıldığı anlamıyla uyutabilir. Belki bazılarınız uyudu ben konuşurken ama bu ateşi duyduğunuz zaman uyuyamazsınız. Bu her zaman diri kılmalı sizi.

Mehmet Fatih Elmas: Hocam bir yazınızda şöyle bir tespitte bulunmuştunuz: Eğer felsefeciler kıçlarının üzerinde oturduklarını unutmamış olsalardı, dünya bambaşka bir yer olabilirdi.

Ahmet İnam: İşte somayı söylüyorum, “düşünüyorum, benim, demek ki tuvalete gitmemem gerek. Düşünmek ilahi bir etkinlik diye düşünülüyor.  Koca Platon tuvalete mi gidiyordu? Düşünmekle bedenin ne alakası var, ayıp şeyler bunlar. Hatta duygu… Duygular ne oluyor?” Ama işte duygular ve beden, felsefeye en büyük meydan okumadır. Oturmuşsun orada dayatılan bir düşünme kalıbı içinde dar bir açıdan düşünebileceğini sanıyorsun.  Kaldı ki, bu işin ustası Aristoteles, değil mi?  Mantığı daha böyle sistematik hale ilk getirenlerden biri ama Aristoteles, o kısacık ömründe nelerle uğraşmamış ya! İnsan karakterleri, retorik, ahlâk, müthiş bir ahlâk anlayışı… Bilgiyi üç ayrı açıdan görebilmiş: Teorik, pratik, poietik bilgi, inanılmaz bir şey!  

Bizim kafamız bölümlü, bölmüşüz! Sen sözel, sözel bölüm, sen sayısal. Nasıl oluyorsa? Sayısal-sözel. Böyle bir duvar mı var yahu?  Böyle bir şey yok. İnsan bir can, bir bütün. Her şeye açığız biz. Matematiği de şiir gibi severiz. Keşke böyle matematik hocalarımız olsaydı da bize matematiğin şiirini gösterebilse…Matematikte şiir var. Ben matematik hocalığı yaptım. Gerçi şiirini gösterebildim mi bilmiyorum ama hiç değilse duyabildiğimi, bir ölçüde duyurabildiğimi düşünüyorum. Şiir var, müthiş bir şey var ama şiiri de tahmin ediyorum duyan çok az olabilir. Şiir duymak diye de bir şey var, bu nasıl öğretilebilir? Bu ancak rû-be-rû ilişkilerle öğretilebilir.  Yüz yüze, birlikte yaşayarak şiiri duyabilirsiniz. Şiiri duyan insanların insanlarla birlikte olarak. Onun için felsefe, topluluk halinde yaşanarak inşa edilebilir. Bir kişilik, bir etkinlik değildir felsefe. Felsefe agorada çıktı, meydanda. Agoraiktir deyim yerindeyse.  İnsanlar birbirine dokuna dokuna, değe değe, konuşa konuşa, saatlerce, günlerce tartışa tartışa felsefe inşa edildi. Sokrates Ağabeyim evinden bir çıkıyordu, bir ay eve dönmüyordu. Duyuyor, gönlüyle yaşıyordu arkadaşlar! Gönlüyle sabaha kadar konuşuyor, her konuyu konuşuyor! Tabii şarap da var, içmiyorsanız içmezsiniz tabii ama onlar sarhoş olmak için içmiyorlar. Hani Şölen’i okuyun mesela 2,5 litre şarap içiyor da (orada öyle tahmin ediyorum o ölçülere göre) bütün gençler sızıyor sabaha karşı ve Sokrates onların bir kısmını evine götürüyor. Bu bir edep işi, insan saygısı. İşte can, o önemli. İnsan, bir can dediği zaman hemen bir hürmet oluşuyor. “Dokunamam, o bir can!”, “Onu kandıramam, onun ırzına geçemem.” “Onu kötü yola götüremem.”, “Onu kullanamam.”  Kant ahlakını falan da içine alan bir şeydir: Kimseyi bir araç olarak görmemelisin. Can’da o var. Can bir duyuş, duyuş! Bu kitabî olarak da yetmiyor. “Sınavda soracağım, ‘Can olmanın 10 şartını yazınız!’”, böyle bir şey değil, böyle olmaz. Can olmak duyulur. Canlar var ve hakikaten bizim Anadolu'da var. Felsefeyle falan alakaları olmayabilir ama onlar bir candır. Okuma yazma da bilmeyebilir, Can olduğunu duyarsınız. Bir elektrik vardır oradan gelen. Hani Maslow’un öyle A tipi, B tipi bir insan ayrımı vardır;  can olanlar arasında bir can akışı vardır. Tabii yanılabilir de orada ben yanıldım çünkü epey. Ama bir şeyi duyarsınız, kimileri Can taklidi yapılabileceğini sanıyor.  Yapsa da bir süre sonra anlarsınız numara yaptığını. İçten oluş başka bir şey.

Dinleyici: Diyelim ki, beş dakikalığına tüm dünyaya aynı düşünceyi düşündürtebileceksiniz. Bir de beş dakikalığına bir düşünceyi yaptırabileceksiniz. Hangi düşünceyi düşündürtmek isterdiniz, hangi davranışı yaptırmak isterdiniz?

 Hiç böyle bir tavır içinde olmak istemem. Çünkü arkadaşlar düşünceyi düşünen insanlar olarak siz talep edeceksiniz. Gönlünüz yoksa düşünme yoktur.  “Öğretmen ödev verdi” diye olmaz öyle bir şey. Duymuyorsan duymuyorsundur. Benim birçok akademisyen arkadaşım var, duymuyor.  Duymuyor diye onları küçük gördüğümü sanmayın, işlerini iyi yapıyorlar. Bir sürü kitap yazmış “cân-man duymuyorum ağabey!” diyor; çok samimi ortamlarda bazen içki içerken falan itiraf ediyor. “Vallahi ben duymuyorum ya, ticarete başladım ben, bizim köyden iki çuval pirinç alıp onu işte üçe alıp beşe satacağım” diyor. Kaygısı bu. Zeki biri olduğu için oraya hoca yapmışlar. İyi, ben ona nasıl itiraz edebilirim? Ama başka bir şey var. Bu ateş başka yerlerden geliyor ama bir de şöyle bir insan gerçeği var, çan eğrisi dediğimiz bir şey var. Kalabalıkların işi değil bu. Sanatta da böyledir: herkes resim yapabilir mi? Yapar belki bir şekilde ama büyük ressam olanı azdır. Düşünür de öyledir. Bizler, mesela ben, canı duyduğumu sanırım, belki de benimkisi büyük bir yanılmadır, uyduruyorumdur  belki; bir psikanalizden geçsem kim bilir neler çıkar değil mi?  Belki de bütün filozofları psikanalizden geçirmek lazım: “Numara mı yapıyor, yoksa içten mi?”. Çünkü Jung, benim son zamanlarda çok ilgimi çekiyor ve etkileniyorum. Ya biz filozoflar, neden bu bilinçdışı meselesinin üzerine gitmedik ya? (diye düşünüyorum). Hegel'de filan vardır zaten orada unbewusstsein sözcüğü var ama çok gitmemişler üstüne, onu bir köşeye atmışlar. Bakın öyle bir “numara” var ki burada “bilinç” diye yahut İngiliz dilinde mind diye bir şey var ve tamamen olgulardan bağımsız. Dışarıdan alıyor duyu verilerini, sense impressionları, mind’ın içine idea haline getiriyor ve idea, mind’ın içine girdiği zaman; artık olup bitenden bağımsız. Orada işte çağrışım yoluyla, Hume’a  baktığınızda; Locke’ta da öyle.  Bilinçdışı yok, insan yüzlerce yıl aklının, zihninin efendisi olduğunu sanmış. Yanılgıya bakın yahu! Veya ruhunun efendisi olduğunu. “Ben istersem istediğim gibi düşünürüm!” Öyle değil. “Ben aklımı kontrol edebilirim, aklımın tek hâkimi benim!” Keşke. Cevabım öyle! Keşke öyle olsaydı arkadaşlar ama filozof takımı öyle zannetmiş. Hâlâ öyle mi zannediyor bilmiyorum ama insan sandığımızdan çok daha karmaşık. Bu da çok heyecan verici bir şey.  Aklımızı kontrol edemiyor muyuz? Aklımızı “bir ölçüde” denetleyebiliriz. Bedenimizden ve çevremizden gelen etkenlerin tümünün ayırdına varmamız pek olanaklı görünmüyor.

Şimdi, düşünme, işte Heidegger'in ünlü sorusu vardır biliyorsunuz, “Düşünme Nedir?”. Düşünme şöyle anlaşılıyor daha çok: Bir sorun var çözülecek, onu çözmek için düşünme.  Çözüm arama, problem çözme. Mesela Popper’de filan öyledir: problem çözme. Ama bu değil ki sadece. Elbette, buna da düşünme deriz. Onun için Heidegger diyor ki “bilim düşünmez.” -“Bilim düşünmeyecek de kim düşünecek? Heidegger mi düşünecek, değil mi?” şeklinde kızabilirsiniz. Düşünme, düşünmenin, düşünme akışının gittiği yere gitmek demektir. Hani “kalbinin götürdüğü yere git” deniyor ya, düşünmenin götürdüğü yere gitmek çok cesaret isteyen bir iş. “Ha, burada durayım tozutmaya başladım herhalde; işler karıştı.”

Bir düşünme biçimi var ki (işte bu gönül anlayışım açısından da önemli) gönülle dünyayı kavrayan insanın gönül yolculuğu düşünme ve duyup anlama yolculuğunda yol daima arkadadır. Yolu sen yapacaksın ve… “Ya, yaparız ama şimdi orada çukur varsa, düşersek; ayı çıkarsa, bir canavar çıkar bizi yerse…” Düşünmek, cesaret işidir. Sıkar, argo deyimle. Her mantık bilen “felsefe okuduk, düşünmeyi biliyoruz!”, diyor. “Üç kredilik iki eleştirel düşünme dersi aldım. Bak sen beni gör, nasıl eleştirel düşüneceğim!”, “hepsinin kuralı var kardeşim, kuralı öğrendin mi eleştirel oluyorsun! Ooo, yolu yapıyorsun, rayları düşüyorsun; düşünme o raylardan gidiyor tıkır tıkır!” Böyle bir şey zannediyoruz. Pragmatik olarak insan kafası öyle düşünüyor ama düşünme kelle koltukta olan bir şeydir. Kepaze olabilirsin! Bilimde de öyle olduğunu sanıyorum. Einstein'ın düşünceleri kolay kabul edilmedi, kepaze olabilirdi.

 Dinleyici: Konuşmanızın başından beri zihnimde tek bir soru var. Hatta bunu iki şekilde formüle edip sorabilirim. Birincisi şu şekilde olabilir: Bu coğrafyada yaşamış olan değerler, örneğin Anadolu'da Presokratiklerin yaşadığı dönemdeki etkinlikleri kastederek, bunlar da bizim kültürümüzün ve değerlerimizin bir parçası mıdır, bunları da kabul etmeli miyiz? İkincisi, varoluşta otantizm aramak, varoluşta bir sahicilik aramak ya da Heidegger politikası yürütmek son derece Batılı bir etkinlik değil mi? Çok eurosentrik bir tavır içerisinde değil misiniz aslında felsefeye Türkçe felsefe yaparak?

Ahmet İnam: Evet, güzel sorular. Anadolu coğrafyası Presokratikler tabii ne kadar onlardan bize bir şey kaldı ve o kalanları ne kadar yorumlayabiliyoruz meselesi. Onları da bizim buralı sayıyorum. Eski Yunan’ı da bir ölçüde buralı sayarım,  Sokrates o anlamda belki çok yakınımda duyduğum birisi.  benim bu can üzerinde yürüyüşümde bu topraklarda hatta belki ileride okunabilirse metinleri bulunacak olan Eski Yunan'dan daha önceki kültürlerden etkileri de bu topraklardaki düşüncenin etkileri olarak anlıyorum. İkinci soru çok önemli bir soru. Otantik insanı, şöyle diyelim: Otantik üzerinde anlaşalım. Kendine özgü sahiciliği olan, özerkliği olan… Ne kadar olunabilir tabii? Orada haklısınız ama bu logosentrik bir düşünme midir? Siz öyle dediniz değil mi, logosentrik olabilir değil mi?  Bu Batılı bir tarz Heidegger’in yolundan gitmek dediniz. Heidegger’in tabii açtığı bir ufuk var. Bunun arkasında belki Husserl’i de katabiliriz. O biraz daha soğuk görünüyor ama egzistansiyalist düşünürler. Bir ölçüde Kierkegaard’dan başlayarak, bu otantik insan arayışının arkasında ne var? Nasıl bir dünya tasavvuru, insan tasavvuru, böyle bir otantik varlığı teklif etmeye çalışır? Şimdi Heidegger’i besleyen kaynaklar, elbette Aristoteles varlığın unutulmuşluğu meselesi… Ama onun Orta Çağ’a egemen olan bir logos anlayışından, spekülatif bir düşünce merkezli bir anlayıştan farklı olduğunu düşündürüyor bana. Heidegger büyük ölçüde Kierkegaard’dan etkilenmiştir. Aslında o, onu örtmeye çalışır Heidegger ve Hristiyan kültürünün bir etkisi var.  Daha çok teologlar üzerinden, varlık arayışı açısından.  Onda semavi, tek tanrılı dinlerle ilgili bir kök bulabiliriz ama kuru bir logosentrizmin de uzağındadır.  Sizin eleştirinizin çok düşündürücü tarafı, otantik insan tasavvurunun çok kötü bir emperyalist bakışın oyunu olabileceğine dair. O bakımdan güzel bir uyarı sizin görüşünüz, o bakımdan tekrar teşekkür edeyim size. Ama tabii o kaygıları duyuyorum.  Duyduğum belki söylediklerimde veya yazıp çizdiklerimde ne kadar ortaya çıkıyor emin değilim ama çünkü hakça bir düzen kurmaya çalışacaksak ve bu ne demekse bu kahrolası dünyaya egemen olan düzenin, güçlülerin, çok az sayıda güçlü kurumların, insanların çok sayıda insanı ezip sömürdüğü, felakete ittiği bir dünyayla mücadelede otantik insan olma bir lüks müdür? Yoksa bu mücadelenin bir parçası mıdır?

Tabii, bu söyleyeceklerimi kıvırtma olarak da anlayabilirsiniz çünkü Teo Bey arada bir yapardı böyle. Ona karşı çıkanları “Aa, ben de senin gibi düşünüyorum” derdi, muhalifleri yok etmek için. Ama içtenlikle söylüyorum çünkü ben 68 kuşağından işte ODTÜ’de Deniz Gezmişlerle filan o havayı, o çileyi… Belki polisten o kadar dayak yemedik ama yine de yakalanıp mahkemeye çıkarılmış o kuşaktan biri olarak söylüyorum; bu kaygı hiçbir zaman gitmedi ama orada şunu çok acıyla öğrendim: Bu haksız düzenle mücadele, kişiliksiz insanlarla yapılamaz. Birbirine benzeyen üniforma giydirilerek yapılamaz. Bunun acısını çok duyduk. Kendi bireysel varoluşunu geliştirip orada bir arada yaşama gücünü verebilecek, insanları örgütleyebilecek önderlere gereksinimimiz var. Çünkü bu mücadelede ressamlar, sanatçılar, bilim ve düşünme insanlarıyla yürüyeceğiz.  Hepsi üniforma giymiş, ellerinde silahları olan militanlarla değil.  Düşünürler, sanatçılar, ne bileyim opera sanatçıları, bale sanatçıları, ressamlar… Bunların lüks olduğunu düşünmüyorum.  “Kültür bir üstyapı kurumudur”, “ahlak bir üstyapı kurumudur” gibi bir maalesef çok kötü bir eskilerden gelen üstyapı anlayışımız var. Bu da neye yol açtı? Pratikte işte Rusya'daki veya onların kurduğu sözde komünist olmaya özenen düzende bir avuç partili insanın parti yönetimini ele geçirip egemenlik kurduğu bir yapı oluştu. Gariban, yine gariban olarak devam etti. Buralara düşmemek için, başkalarının dediklerine hemen boyun eğmeye hazır, eleştiri getiremeyen, kendi kafasıyla düşünemeyen, kendi gözüyle göremeyen insanlarla yürünmemeli… Otantik bu. Anladığım bu.  Gözümüz varsa, görebilir miyiz kendi gözümüzle? Elbette, bu çok zor, bu apayrı bir duyarlılık ister. Bu, uzun mücadelelerle yapılacak bir iştir ama otantik insan arayışımızı kestiğimiz anda, o zaman bir heykel yapar gibi ruhları yontulan ya da makasla bir kağıttan kesilip  oluşturulan insanlara kalırsınız. Çok güvendiğimiz güç sahibi insanların “mücadeleye beni de kat. Ben bir erim, ne dersen onu yaparım!” anlayışı ortaya çıkar. Kültürel mücadele seçkin insanlarla yapılır. Kalabalıklara anlatılır. Evet, bu da bir mücadeledir ama acaba bir orduda çok düşünen ve eleştiren insanlar olursa o ordu savaşır mı? Ama dünyayı değiştirmek, bir militarist bir savaş gibi bir savaş mıdır ondan da emin değilim. Onun için kendi olabilen, Can olabilen insanların attığı kıvılcımlarla uzun erimli bir kavganın anlamlı olabileceğini düşünüyorum. Yoksa biz 68 kuşağında ben sabah uyanıyordum yurtta, ODTÜ’de: “Aa, bugün de devrim olmadı ama yarın olacak!” Böyle bir şey zannediyorduk ya devrimi. Böyle bir şey değil. Donanımımız yok! Sözde Marksist’iz ama Marx’ın uyduruk el kitapları ikinci üçüncü elden şeyler elimizde… Ne düşünce donanımımız var, ne yaşam birikimimiz var ve birçoğu öldü. Aklını kaçıranlar var. Hâlâ bugün meyhanelerde içip devrim türküsü söyleyen bizim kuşaktan benim yaşımda ihtiyarlar görebilirsiniz.

Devrim mücadelesi bitmedi çocuklar, bitmedi ama devrim düşüncesinde devrimler yapmak gerekiyor; mesele odur.  Devrim, yalnız eski tip Marksist anlayışın tekelinde olacak bir iş değildir veya dünyaya hakikaten gördüğü işkence ve ızdıraptan dolayı mücadele etmeye çalışan, işte hani terörist filan diye adlandırılan hınç dolu insanları anlayabiliyorum. Ama öyle değiştirilemez çünkü bu kapitalist düzen (karşısında) çok akıllı olmak lazım.  Mücadele ruhu başka bir şey ve sürekli dönüştüreceğiz. Çünkü hayat devamlı yenileniyor ve o yenilenme içerisinde dünyayı hakça bir yer yapmaya çalışmalı, bu amaçla çalışanlar da kendini sürekli olarak yenilemeli, iletişimde bulunmalı, paylaşmalı öğrenmeli… En iyi öğreneceğimiz öğretmenler, düşmanlarımızdır. Artık dünyanın sonu geldi, değil mi, “bu kapitalist düzen artık son durak” diyenlerin neden öyle işler çevirdiğini; dünyada nelerin döndürülmeye çalışıldığını, işte Filistin'de ne olduğunu, Afrika'da, dünyanın değişik yerlerinde neler olup bittiğini, neler çevrildiğini…Ama bu mücadelenin birçok boyutu var; dallı budaklı.  Bir kısmımız, o işin yapılabilecek askeri yanını, bir kısmı daha ekonomik, bir kısmı kültürel, bir kısmı düşünsel yanlarını üstlenecek. Mücadele, topyekûn ve geniş açılımlı bir mücadele olacaktır. O bakımdan, eğer hüsnü kuruntum değilse bu can ve gönül meselelerini çok idealist, havada, birey vurgulu bir arayış olarak görmüyorum. Çünkü can, yalnız bireylere özgü değildir; toplumların da canı vardır.  Ülkemizin herhalde biraz çıkmış olsa da canı vardır ama dur sen, canlanacağız!

 Arkadaşlar, bu tip konuşmaları sakın ola ki küçümsemeyin, çok idealist bulmayın, çok hayali bulmayın. Hayale ihtiyacımız var. Rüyaya, düşe, ütopyaya ihtiyacımız var. Tozuduk düşüncelere ihtiyacımız var. Düşünme cesaretimiz olsun. Kepaze olursak da oluruz, zaten o tarih bizi siler orada.

 Dinleyici: Dediniz ya, hiç bize mesela (Ben Kadir Hocama çok şikâyet ettim bu konuda) işte Âşık Veysel ve işte Can çalış, Yunus Emre ve benlik çalış diyen olmuyor. Madem böyle bir devrime de ihtiyacımız var; bu konularda böyle ufak ufak üniversitelerimizin de bir devrim yapması gerekmiyor mu? Artık Heidegger’den, Kant’tan, Platon’dan bir kurtulsak hocam. Gerçekten bunu özlemle yâd ediyorum.

Ahmet İnam: Şimdi efendim, burada bayağı bir sorun var. Şimdi arkadaşlar, “Heidegger’den nasıl kurtulunur?”, değil mi, böyle bir makale yazılabilir. Heidegger’den kurtulabilmek için Heidegger’i bayağı iyi özümsemek lazım.  Çarpım cetvelinden nasıl kurtulunur? Kurtulunmaz çünkü çarpım cetvelini bileceğiz ki çarpma yapabilelim. Arkadaşlar hemen tez elden işte Aşık Veysel, Pir Sultan, Yunus Emre’ye geçmeyin… Evet, tabii isteyen yapsın bu çabalara saygı duyarım ama bunları aşabilmek için bayağı bir uzun süren çünkü 2500 yıllık bir gelenek üstleniyorsunuz ve bunu içselleştirme çok önemli. Bu da mesela Platon ağabeyimin galiba Devlet diyaloğundaki sözünü anımsarsak, 50-53 yaşında başlanabilir, “insan, felsefe duymaya başlar” gibi bir şey söylüyor çünkü belli bir yaşam birikimi olacak. Tabii geç başlayanlar için bu daha fazla bir zaman gerektirebilir ama yaşam deneyimiyle onu kapayabilirler. Batı düşüncesi bir yük olarak size görünmesin çünkü ağır bir işçiliktir düşünmek. Emek isteyen bir şeydir. Hakkını vermediğiniz zaman boşluklar oluşuyor arkadaşlar. Boşluklar oluştuğu zaman yolda kalırsınız. Diyelim ki, bir düşünme yolculuğu yapmak istiyorsunuz, bir düşünceniz sezginiz var. O sezginizi felsefece dile getirebilmek için, öğrenmeniz gereken sizden yüzlerce yıl önce düşünmüş insanlar ve o insanların bir düşünme dili ve tavrı var. Bunları öğrenmeden, yeterince sindirmeden başladığınızda, o zaman yaptığınız belki bir edebi deneme olabilir, bir kültürel teklif olabilir. Bunlar da anlamlıdır. Belki ben de hala o aşamadayım ama karşımızda “ya hakikaten bu senin can dediğin nedir yahu, bir anlat” diyen, bütün bu Heideggerlerden, Frankofon düşünürlerden, Eski Yunan düşüncesinden, Orta Çağ’dan, Tek tanrılı dinlerin teolojisinden geçmiş yaman bir Batılı filozofa canı anlatabilmeniz lazım. Bu, argo deyimle “sıkar”, kolay değildir. Yoksa oturup Âşık Veysel sözlerini söyleyebiliriz, ama tekrar olur. Yunus'umuz ne kadar güzel söylüyor, e söylüyor da bunun gönlümüzdeki yeri diyeceğim. Felsefedeki yeri ne? Bunu anlamak kolay değil arkadaşlar. Onun için benim gençlere önerim şu: Birlikte düşünün, etkileşim halinde düşünün; düşünme toplulukları kurun. Felsefe okuyanlar için de söylüyorum, bizde maalesef, çuvaldızı batırarak söylüyorum, felsefe eğitimi genellikle kötüdür. Felsefe, belki akademik duvarların dışında daha iyi yapılır çünkü hoca kısmı “işte şunu da oku gel, bunu da oku gel”, “bu bilmem ne kırmızı kalemini alır, boyar ödevinizi.  Bir şey yazar öğrenci, kıpkırmızı verirsin, tabii yıkılır.  “Allah Allah, yapamıyorum” der, “Bu adam nasıl yapıyor da ben yapamıyorum. Ben gidiyorum arkadaş!” diyebilir. Bir şeyi duyacak, felsefe bir hayat tarzı gerektiriyorsa, nasıl bir hayat tarzı vardı Eskil Yunanda örneğin? Keşke öyle filmler çekilse… Var mıdır, bilmiyorum veya belki tiyatral olarak da yapılabilir. Eski Yunan nasıl yaşıyordu? Bu insanlar nasıl yaşıyordu ki felsefe denen bir etkinlik, faaliyet orada çıktı? Bunu bilmeden felsefeyi anlamak mümkün değil.  Bu onu demiştir, bu bunu demiştir; Platon'un görüşü şudur, Aristoteles’in retorik anlayışı budur; ahlâk bilmem nesi budur… Böyle kalıp halinde birtakım şeyler kafanıza sokuluyor. Bu size felsefedeki ruh hakkında hiçbir şey vermez size, öğreten insan da bunu duymuyorsa, o zaman onu bir malumat zannediyorsunuz. “Biyolojiyi nasıl öğreniyorsam, felsefeyi de öyle öğreneceğim! Ne var, kim ne demiş onu öğrendin mi felsefeyi öğrenmiş olurum. Felsefe tarihi okurum. İşte, al sana felsefeyi biliyorum iddiası. Sor… Kant'ın teorik aklın eleştirisini anlatayım bak sana!”. Bunu mesela biz, felsefe zannediyoruz ama öbür yandan bunun tam zıttı olan var: “Bunlara ne gerek var ya, Yunus var bizde.” İşte zorluk. Bak o altyapı ne biliyor musun? İki anlamda altyapı var: Eski Yunan için Eski Yunan şiiri, mitolojisi, edebiyatı, tragedyalar; Homeros… bir altyapı, kültürel anlamda, bir de yaşam biçimi. Polis içinde yaşamak falan gibi, bir de bizim buralar. Hani diyelim ki daha son 1000 yıl Fars ve Arap dilleri ile bir tanışıklık lazım. Uzman olma değil ama Osmanlı metinleri veya okuyabilirseniz özgün dilden - hani en azından bizim o ruhu duymak açısından gerçi İran edebiyatı etkisi vardır ama mesela Divan şiirimiz… O dilin lezzeti var, manası var. Gerçi bunun hocalarının da bazılarında onu görmedim ama bir iklim… O iklim hem burayla ilgili bir altyapı, hem bizim öbür tarafla ilgili bir altyapı. Onun için işimiz çok zor. İşte onun için birlikte çalışma işi.  Bir kısmı klasik Latin ve Yunan dilleri çalışıp oradaki metinleri yeniden yorumlama, çünkü biz yorumu okuyoruz. Platon okuyorsun ama Platon’un kim bilir kaç dilden çevirisini… Fransızca’dan Platon çeviriyorlar yahu şimdi bunu okuyorsun, bu çok tehlikeli bir şey. Dolayısıyla özgün dili ile bir tanışıklık lazım. Aynı şekilde biz Türkçe bildiğimizi sanıyoruz ama hem çok eskilere gittiğimizde  Orhun Yazıtları, Kutadgu Bilig,  Divân-ı Lügâti’t-Türk hatta Uygur metinlerini, Budist Uygur metinlerini  okuduğumda çok heyecanlanmıştım. Müthiş şeyler var! Mesela 1200’lerde Kur'ân'ın Türkçe çevirileri var. Hani oradaki Arapça sözcüklere verilen Türkçe karşılıklar var. Bütün bunlar, tek başına yaşadığınızda bütün bunları elde etmek zor ama bir ortam içinde paylaşarak, büyük bir heyecanla, bu ateşle yapılırsa bu topluluklardan bayağı yaratıcı şeyler çıkar; ateşli düşünürler çıkar.

Çeşitliliğin olmasından yanayım.  Sizin diyelim ki daha mütedeyyin bir hayat tarzınız var. Oradan bir şey çıkarabilirsiniz. Bir arkadaşımız Mevlevi, Bektaşi ruhundan geliyordur, o bir şey çıkarabilir. Başkası, daha başka bir geçmişten geliyordur. Bazılarımızın bilim geçmişi vardır, matematik geçmişi vardır. Bazılarımızın edebiyat geçmişi vardır, bazılarımız daha antropoloji, sosyoloji, psikoloji, psikiyatri…oralardan geliyor. Bu zenginliğe baksanıza!  Bunların bir potada erimesi, harmanlanması lazım. Ne kadar müthiş bir şey olabilir!  Ekran ekrana, o da olabilir ama yüz yüze olursa mesela kamplar, düşünme kampları kurulacak; orada 15-20 gün insanlar bir arada. İşte bir dağa tırmanırken konuşacaklar, müzik dinleyerek konuşacaklar; düşünmeye çalışacaklar, yazışacaklar. Bu inanılmaz bir ateş çıkarabilir ve galiba çıkardı da benim haberim yok. Öyle bir ateş varsa biraz kafamı sokup hafifçe o ateşte yanmak, üstümde bir yanık izi kalsın isterim varsa. Teşekkür ederim.

 

27 Kasım 2025, 22:37 | 88 Kez Görüntülendi.

YENİ KİTAPLARIM: 1.KÖŞEDEKİ CAN PENCERESİNDEN 2.FELSEFEDEN DOĞAN YAŞAM 3.TEZ ZAMANI 4.KIRK BİR DÜŞÜNEN HAİKU 5.ŞİİRİN PATİKALARINDA 6.NIETZSCHE’NİN GÖNLÜ

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*