ÇAPKIN LEYLA HANIM

ÇAPKIN LEYLA HANIM

ÇAPKIN LEYLA HANIM

Onu altmışlı yılların ortasında Moda’da bir çay bahçesinde denizi, denizde kıpırdayan sandalları seyrederken buluyorum. Sonbahar ikindisi. Güneş alnına dökülmüş sarışın saçlarına yumuşacık dokunuyor. Elimde kitaplarla dünyanın dibini aradığım yıllarda orta yaşın sonlarına ulaşmış bu dingin mütebessim, ışıl ışıl gözleriyle ufka bakan, ufku araştıran hanım beni etkiliyor.

Ondaki denge beni çarpıyor: Ne gençliğin hamlığı, pervasızlığı var onda ne de yaşlılığın yılgınlığı. Karar o. Diri bedeni güneşte yanmış, süslü çakmağı, pahalı sigarası avuçlarında tuttuğu ufacık kitapçığı (Fransızca bir romandı belki...), evrendeki anlaşılamayan çalkantının, çatışmanın bu hanımda dayanılmaz harmoniye dönüştüğünün işaretleri... İçindeki magmanın patlamalarının yangınıyla, ağrıyan ruhunu düşüncelerin serinliğine bırakmak isteyen benim gibi acılı delikanlının ötesinde bir mucize gibi duruyor: Defterime yazıyorum: “Karşımda oturan hanımı gözle ve anlamaya bak, devrimi sonra yaparsın!”

Çay bahçesine aynı saatlerde geliyor, her gün. Uzaktan, aklım sıra belli etmeden gözlüyorum. Yalnız oturuyor, bir süre. Çevresiyle konuşmuyor. Düşünüyor ve okuyor. Sonra, tam zamanında (zamanı Leylâ Hanım biliyor ya da o anki dünyanın gidişi. Onunla her şey zamanında oluyor. İnanamıyorum!) yanına birileri oturuyor. Adını bu konuşmalardan öğreniyorum Leylâ Hanım’ın. Önce otuzlarında gözlüklü uzun ince yakışıklı bir adam. Almanya’da bir üniversitede doçentmiş. Leylâ Hanım ne güzel dinliyor! Karşısındakinin coşkusunu kışkırtıyor yumuşak sorularıyla. Sonra kalkıyorlar. Akşama doğru. Akşamın serinliğini omuzuna attığı şalıyla karşılıyor, Leylâ Hanım. Yürüyorlar. İzliyorum onları, peşlerinden utanarak. Moda’nın denize bakan apartmanlarından birinde gözden yitiyorlar. Defterime diyorum ki: “Leylâ Hanım doçenti kaldırdı. Bunu yaz defterim. Odalarına gittiler, soyundular, Leylâ Hanım şiirler okudu. Sevişip, uyudular.”

Sonra, göbekli altmış yaşlarında biri. Uzakta oturduğum için konuşmalarını duyamıyorum. Leylâ Hanım yine götürüyor adamı, elinden tutarak. Ve en sonunda yirmisinde bir delikanlı. Uzun saçlı. Müzisyen. Leylâ Hanım’ın kahkahalarını duyuyorum ilk kez. Sert bakışlı, haşarı bir genç. Ufacık imalarla yönetiyor delikanlıyı. (Defterim yazıyor musun, Devrim’i Leylâ Hanım yapacak! Benim yalnızlığım, arkadaşlarımın kötü çevirilerden okudukları kuramlar değil! Evrendeki ateşi arayanlara: Leylâ Hanım, o ateşi güle çevirdi. Ne çok ne az bildi. Heyecanı dengeli, gülüşü ölçülü, ruhu yerli yerindeydi. Anaforun, dalgalanmanın, fırtınanın sarstığı Türkiye’de Leylâ Hanım ne arıyor, defterim? Diyalektik burada, ondaki denge devrimi yapacak. Yazıyor musun? Bitti mi? Seni notere teslim edeceğim, otuz sene sonra açılmak üzere. Arkadaşlarıma düşüncelerimin haklılığını göstermek için!)

Sonra akşam oluyor. Olmaz olası akşam ve benim çaresiz bakışlarım arasından kalkıp gidiyorlar. Eve. Leylâ Hanım şiirler okuyor. (Yanlış. Bu kez delikanlı keman çalıyor ona. Sonra, sonrasını düşünmek istemiyorum, sabah oluyor.)

Leylâ Hanım gelmiyor artık. 1966 yılının eylül ayı onu aramakla geçiyor. O müzisyen oğlanla mı gitti acaba? Apartmanına gidip kapıcıya soruyorum: Leylâ Hanım Paris’e kocasının yanına gitmiş. (Defterim yaz: Bu ülkede devrim olmaz artık! Leylâ Hanım’ın olmadığı dünyada devrim olamaz. Paris’te olabilir: 68 olayları... Türkiye’deki çalkantılarda Leylâ Hanım hiç olmadı. Bir daha dönmedi Türkiye’ye. Belki döndü. Ben dönmedim o sancılı gençliğime. Deliler gibi yazdım. Defterime sağanak yağmurlar boşandı. Kurtuldum ondan. Hiç hatırlamıyorum artık onu.)

Leylâ Hanım bu kültürün bir yerlerinde gizliydi. Derinlerinde. Kıyısında. Batı rüzgârlarıyla yıkanmış saçları, Arap çöllerinin çığlığını taşıyordu. Biz dünyaya isyan eden gençlere ulaşamıyordu sesi: Leylâ Hanım bir gerilla için vurulup ortadan kaldırılacak bir burjuva kalıntısıydı. Sosyetenin şuh dilberi. Dünyadaki haksızlığın ve sömürünün destekleyicisi. İktidarın destekleyicisi.

(Defterim devam et: Mecnunum ben. Eylül bitti. Şimdi okuluma gideceğim. Acılarım beni kavuracak. Tahtaya yazılan denklemlerde Leylâ Hanım gülümseyecek bana. Devrim olmalı anlıyor musun? Devrim olmalı ve Leylâ Hanım, tam zamanında beni masasına çağırmalı. Akşam. Odası. Şiir okumalı bana. Onunla Kant’ı ve Wittgenstein’ı tartışmalıyız. K. Marks’ın duygu dünyasından söz etmeliyim ona. Sonra uyumalıyız. Aramızda kötü şeyler olmamalı.)

Otuz yıl kadar sonra, bir sabah, şimdi toprakla doldurulan Moda plajında karımla yürürken, sahilde oturmuş sigarasını içen çok yaşlı bir hanımla göz göze geliyoruz: Leylâ Hanım. Düşünüyor.

Leylâ Hanım Türkiye’deymiş. Ve devrim olmamış. Yoksa oldu mu?

 

18 Kasım 2025, 00:18 | 192 Kez Görüntülendi.

YENİ KİTAPLARIM: 1.KÖŞEDEKİ CAN PENCERESİNDEN 2.FELSEFEDEN DOĞAN YAŞAM 3.TEZ ZAMANI 4.KIRK BİR DÜŞÜNEN HAİKU 5.ŞİİRİN PATİKALARINDA 6.NIETZSCHE’NİN GÖNLÜ

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*