ÇAĞDAŞ FELSEFEDEKİ DARBOĞAZ

ÇAĞDAŞ FELSEFEDEKİ DARBOĞAZ
Felsefenin bir ruh bakımı ya da ruh olgunlaştırması olabileceğini savunmaktayım.
Çağımız felsefesinin bu konularda güdük kaldığını, bu konuların kendine yeni iş olanakları açmak isteyen “profesyonel” felsefecilerin eline geçme tehlikesi içinde olduğunu görüyorum.
Felsefenin kültürde tuttuğu yerle ilgili sorgulama, çağdaş felsefenin temel kaygılarından biri olmuş. “Felsefenin sonu” tartışmaları, felsefenin dinle, sanatla, bilimle olan ilişkilerinin sürekli gözden geçirilerek yorumlanma çabalan, “felsefenin hayatımızdaki işlevi” üstüne geliştirilen görüşler, bu kaygının bazı sonuçlan.
Böyle bir kaygının felsefî ve felsefî olmayan görünüşleri olduğunu söyleyebiliriz. Felsefe, bir insan etkinliği olarak sorgulama gündeminden kendini hiç eksik etmemiş. Felsefe, kendini, sorunlarını irdelerken, bunu nasıl yaptığını da irdeleyebiliyor. Araştırmalarını, işleyişini yürütürken nelere dayandığını, bu dayanaklarının “arkasında”, “temellerinde” neler olduğunu da bu işleyişine katabiliyor. Kaygıyı, felsefeye “dışarıdan” bakanlar da duyuyor: Kültür yorumcuları, tarihçileri, sosyologları... Felsefenin hayatımızdaki yerinin toplumbilimlerle, kültür yorumlarıyla, sanatçı gözlüğüyle gözden geçirilmesi de öğretici olabilir. Felsefe, elbette onu “icra” ettiklerini söyleyen insanların tekelinde değildir. Felsefe hakkımda son sözü, felsefecilerin söyleyeceği görüşü de tartışmalıdır. Doğrusu, bugün çoğunlukla akademik duvarların ardında yapılan felsefenin günlük yaşam alanı içinde, “sıradan insanlarca (felsefeciler kendilerinden olmayanlara çoğunlukla böyle derler!) nasıl görüldüğünü, “neden öyle” görüldüğünü anlamak gerekiyor.
Felsefenin bugünkü durumunun yorumu, özellikle ülkemiz açısından da önemlidir. Genellikle yayıncıların yönlendirdiği, bu yönlendirmenin hangi ölçütlere ve danışmanlara dayanarak yürütüldüğünü bir türlü anlayamadığım bir çeviri bombardımanıyla karşı karşıyayız. Ülkemizde, felsefeyi yapılan çevirilere güvenerek izlemeye çabalayanların çağımız felsefesi hakkında ne denli sağlıklı bir görüş edinebileceklerini tartışmak gerekir. Okumuş yazmış insanlarımız çoğunlukla felsefenin önemini vurgularlar. Öğrenmek istediklerini belirtirler. Felsefe “özgür düşünce” olanağı sağlayacaktır onlara. Bir sorgulama, «eleştirme çabasıdır. İçinde bulunulan “ölümsüz kültür ortamı”ndan kurtulmada felsefenin büyük yardımı olacaktır. Buna inanırlar ve el kitaplarını, çalakalem çevirileri, “öğretici” tarihleri, “şematik”, “resimli”, “bol kıssalı” kitaplarla felsefeci yaşamaya çalışırlar.
Elbette, gündemin belirlenip, üretimin yoğunlaştığı ülkelerde felsefenin bugünkü durumu ile Türkiye’deki gündemi arasında büyük farklar vardır. Biz akademik felsefeciler sayı olarak çoğalıyoruz. Üniversitelerimizdeki felsefe bölümlerinin sayısı, yayın sayıları, hızla yükselmekte; felsefe bölümü mezunları nicelik olarak artmaktadır. Yazık ki, aynı şeyi nitelik için söyleyemiyoruz. Son zamanlarda Türkiye’deki felsefenin durumu için değerlendirme yapan arkadaşların yazılarındaki ufuk darlığını ve bilgi eksikliğini gördükçe, bunu “yorumlama” ya da “değerlendirme” özgürlüğüne bağlayamıyorum. “Bu arkadaşlar, dünya görüşleriyle ilgili bakış açılarının sonucunu, yorumlarını böyle yapmışlar” da diyemiyorum; çünkü Türkiye’deki felsefî gidişi anlamaya uygun tarih bilgisi, Türk kültürü, Türk Edebiyatı, Türk folkloru ile donanım eksikliği birçok felsefecinin (kendim de dahil!) büyük sorunu. Türkiye’de felsefe, oluşum halinde, genç arkadaşlardan umudum var; ama Türkçe’ye, Türkçe düşünmeye özgü, bizim yaşayışımızın, kavrayışımızın izlerini taşıyabilecek bir felsefî kaygıyı hamasî sözlerin ötesinde, şimdilik pek göremediğimi de söylemeliyim.
Bu yazımda odaklanmaya çalışacağım sorun, Türkiye’deki felsefe değil. Bu konuda yıllardan beri yazmakta ve değerlendirmeler yapmaktayım. Sonuçta yine ülkemizdeki felsefeyi, felsefe eğitimini ilgilendirecek, felsefenin dünyadaki gidişi üzerine kaygılarımı kısaca ortaya koyacağım.
Kaygılar
Agorada günlerce tartışan Sokrates, okullarındaki “felsefe bahçelerinde” felsefe yaşayan Platon, Aristoteles, Epikür’le, Stoa ve Skeptik Okul’un felsefe olarak ortaya koyduğu çabalardan yola çıkarak baktığımızda, bugünkü felsefe ile nasıl bağları olduğunu, nelerin unutulduğunu, nelerin “doğal olarak” değiştiğini, nelerin sürdüğünü sorgulamaya başladığımızda, bu sorgulamalar bizi bu yazının sınırlarını çok çok aşacak saptamalara götürse de, kısaca, vurgulamaya çalışacağımız kaygılarımız açısından, saptamaya çalışacağımız birkaç önemli nokta şunlar olacak:
1) Felsefe giderek “meslek” olmuş (eskiden bir bölük “Sofist’in yaşattığı durum gibi!). Eski Yunanca bir terimle söylersek bir “tekhnê”ye dönüşmüş. Akademik kurumlar içinde kendine bilim ve teknoloji yoğun bir kültürde yer edinmek isteyen felsefeci, yayımladığı yüzlerce dergi, binlerce kitap içinde kendini ortaya koymaya çalışıyor. Akademik dergilerde “hakemler” belli felsefî anlatım biçimlerini, tartışma yollarını dayatmaya başlamışlar. Felsefeci toplulukları neredeyse “kapalı” cemaatlere dönüşmüş. “Onlardan” değilseniz, onların saygın bulacağı nitelikleriniz yoksa, aralarına girip söz söylemeniz çok zor. İncelmiş, belli tekniklerin, terimlerin öğrenilmesini gerektiren, belli felsefecilerin nedense baş köşeye oturtulup, savlarının tartışıldığı bir alan oluvermiş felsefe. “Bilgiyle” metafiziğin, “ontolojinin”, ahlâkın temel sorularıyla ilgili tartışmalar, bilim felsefesinde yürünen yollar, dilsel çözümleme yolları, “neden yaşıyorum?” sorusunun peşinden giden Batılı aydına söylenemez olmuş. Kendilerinin yazıp, kendilerinin ve öğrencilerinin okuduğu dergilerde ve kitaplarda odaklanan “ciddi”, zaman zaman “bilimsel” sıfatı yüklenen bu felsefenin bir soluk alması gerektiğini düşünenlerin sayısı kendi içlerinde de hiç de az değildir.
2) “Uygulamalı” alanda çalıştığını söyleyen felsefecilerin “çevre”, “ahlâk”, “teknoloji”, “duygular” üstüne geliştirdiği düşünceler de bu “teknik” havadan pek kurtulamıyor. Sakın yanlış anlaşılmasın, felsefenin “ciddiyetine”, söylediklerinin hesabını vermeye çalışmasına, bilime dayanmaya gayret etmesine hiçbir itirazım yok. Beni rahatsız eden nokta, felsefenin kendini unutmaya başlamasıdır. İçinde bulunduğu çerçevelerin, irdeleme, tartışma yollarının giderek katılaşmasından, sorgulanamaz hale gelmesinden kaygı duymaktayım. Gerek kuramsal çalışmalarda gerekse kendilerinin uygulamalı dediği alanlardaki darlaşma, ölçüyü kaçırmış yetkinleşme tutkusu, felsefî kaygının yerini “zekâ” ve “kurnazlıkla” yüklü akıl yürütmelere bırakma eğilimini gösteriyor. Böylesi bir teknikle malûl arkadaşlar, kendi anlayıştan dışında felsefenin olmayacağını düşünmeye başlıyor. Felsefede anlatım biçiminin, üslûbun önemini yadsıyor, farklı betimleme, kavram ve anlatım yollarını “gayri ciddi” ve edebî buluyorlar. Farklı yaklaşımları anlamaya, dinlemeye gönüllü görünmüyorlar, çoğunlukla.
3) Nietzsche, Kierkegaard, Heidegger, belki biraz da Husserl’den yola çıkan “post-modern” eğilimler, gerek kıta Avrupa’sında gerekse ABD’nin kimi üniversitelerinde ilgi görüyor. Gademer’den Derrida’ya dek “hermeneutik” çalışma savını taşıyan araştırmalar dikkat çekiyor. Bu anlayışla analitik felsefe ve pragmacı anlayış arasında köprü kurmaya çalışan Rorty’i de işin içine katarsak bu öbek içindeki düşünürler, felsefe dışında, felsefeyle kuram geliştirmeye çalışan kültür insanlarının (sosyolog, mimar, sanat eleştirmenleri... gibi) dikkatini teknik felsefecilerden daha çok çekiyor. Bu alanda çalışanlar için şimdilik söyleyeceğim kaygım hayatına anlam arayan insana yaklaşımlarıdır. Felsefe, burada da çoğunlukla felsefecilerin koltuklarından, odalarından dışarıya pek çıkamamaktadır. Görece olarak, teknikleşmiş çabalardan daha fazla ilgi görmesine karşın, çağdaş insana mânâ zemini hazırlamada yetersiz kalmaktadır (Burada teknik konusunda bir başka uyarıda bulunayım. Felsefeci, savunduğu görüşlerin gereği olan teknik çalışmaları elbette yapmalıdır. Bu açıdan felsefî namus, felsefî çalışkanlık açısından gereklidir. Benim karşı çıktığım “teknik” kendi içine kapanmış, neyi ne adına yaptığını unutmuş, tekniğinin dayandığı çerçeveyi göremeyen teknikleştirilmiş felsefe çalışmalarıdır).
4) Bu arada, felsefenin tarihine dönerek, tarihi içinde kalarak yapılan çalışmalardan söz etmeliyiz. Felsefe tarihi, sürekli araştırılan, yorumlanan, geleceğe taşınan bir tarihtir. Felsefede gelecek, tarihin içinde yaşanır. (Belki Kartezyen felsefe anlayışının tarihin paranteze alınmaya çalışıldığı Husserlci tutumun, mantıksal çalışmalara ağırlık tanıyan çözümleyici bakışın dışında!) Tarihin dinamosuyla geleceğe uzanan arayışların etkili olmadığını görüyorum. Akademik kılı kırk yarmalarla yapılan, tarih içindeki ünlü filozofların şimdiki felsefe sorunlarına açımlama getirilemeyecek biçimde yeniden yorumlanmaya kalkılması, felsefede bir canlandırma yaratamıyor.
5) Toplumdaki sorunların çözümüne yönelik politik tutumlu felsefe arayışlarının etkili olması beklenir. Marksizmin felsefe olarak kendini yorumlamasında henüz güçlü atılımlar yapamadığını, Frankfurt okulu, onun “kritik kuramı” çizgisinde Anglo-Amerikan dünyada Habermas tarafından geliştirilmeye çalışılan yeni, zenginleştirilmiş yorumlannınsa dar bir çevre dışında gelecek önünde çok da umut vermediğini söyleyebiliriz.
6) Özellikle 1980’lerden sonra Almanya’da, Hollanda’da, Baltık ülkelerinde ve ABD’de geliştirilen “felsefe danışmanlığı”, sosyal hizmet uzmanlarıyla, psikologlarla, psikiyatristlerle birlikte, felsefî çözümlemeler, yorumlar, anlama ve kavrama yolları deneyerek, insanların yaşadığı somut sorunlara çareler bulmaya çalışıyor. Akademik çevrelerin büyük ölçüde dudak büktüğü bu çalışmaların “ticari yanlarının” olabileceği kuşkusu taşımaktayım. Gerek ahlaksal gerekse epistemolojik ve metafizik temellerin sağlamlığın dan duyduğum endişeyle felsefecinin bir “toplum mühendisi”, bir “kavram hekimi” ya da “noetik bir hekim” olarak yaşadığımız dünyadaki görüntüsüne güvenemiyorum. “Bilgelik sevgisi” olarak felsefenin, iş adamlarının nasıl kâr edecekleri, şirket personeliyle nasıl geçinecekleri konusunda öneriler geliştirmeye çabalarken, tarihin onu getirdiği yoldan saptığını düşünüyorum.
Felsefenin bir ruh bakımı ya da ruh olgunlaştırması, geliştirilmesi olabileceğini savunmaktayım. Çağımız felsefesinin bu konularda güdük kaldığını, bu konuların kendine yeni iş olanakları açmak isteyen “profesyonel” felsefecilerin eline geçme tehlikesi içinde olduğunu görüyorum. Yazımın başında sözünü ettiğim teknisyenlik tutumunun bu danışmanlık alanına sıçradığını söyleyebilirim.
Bu saptamalardan yola çıkarak birkaç tez geliştirmek istiyorum.
a) Çağımız felsefecileri Popper’cı ya da Platon’cu bir yönelmeyle kendi dar alanlarında kalarak zaman ve mekândan arınmış düşünce ve kavram edinme uğraşında mesleklerini sürdürmeye çalışıyorlar. Bu alanların dışına çıkamıyorlar. Onlara göre bir fizikçi nasıl yaşamanın anlamı üzerine konuşamıyorsa felsefeci de konuşamayacaktır.
b) Felsefeye özellikle Husserl’den kaynaklanan fenomenolojiyle, fenomenolojiyle zenginleştirilmiş “hermenevtik” yaklaşımla iletişim sorunlarının çözümüyle desteklenen toplumcu eleştirel bakış içinde yorum getirmeye çalışanların Postmodernist bir heyecan içinde, politik, ahlaksal, estetik sorunları tartıştığını görüyoruz. Ne Habermas’ın ne Rotry’nin ne de Derrida’nın çağımız insanının yaşama ufkunu tazelemekte yeterince etkili olabildiğini düşünüyorum.
c) Kendisinden yorum istenen akademik felsefecinin zaman zaman takındığı tutumda bir çekilemez kibir görüyorum. Yukarıdan, çok çok şeyler biliyormuş havasında gevelenen “soyut” havada sözlerin felsefenin itibarını zedelediğini görmekteyim.
d) İş adamlarına, çevrecilere, teknokratlara, meslek sahibi insanlara (örneğin doktorlara, mimarlara, mühendislere, bilim adamlarına) yönelik felsefi kılıklı öğütlerin ne derece etkili olduğu, etkili olanların ne derece felsefî bulunduğunu sorgulamak gerektiğini düşünüyorum.
Bu durumda felsefenin bir kılavuz olabilme gücünü henüz taşımadığını, akıp giden hayatın “gerisinde” kaldığını gözlemekteyim.
Bütün bu olumsuz koşullar içinde, yaşadığımız hayatın felsefeyle yorumlanmaya ihtiyaç duyduğuna inanmaktayım. Felsefenin bunu başarıp, başaramayacağını göreceğiz. Geleceği de bir ölçüde bu başarısına bağlı olacak.
Aristoteles, Metafizik’inde Nikomakhos’a Ethik’inde ve De Anima’da. bilgiyi sınıflandırırken, onu genel çizgilerle teorik, pratik, poetik bilgiler olarak üç temel alana ayırır. Bu ayrım açısından bakıldığında, felsefeci teorik alanda kavram çözümlemeleri, kurgulan etkinliği, pratik alanda dünyayı değiştirme gayreti, poetik alanda ise bir sanatçı gibi örtük olanı ortaya koyma çabası içinde çalışarak (örneğin Heidegger!) etkinliğini sürdürmektedir. Felsefe yorumcuları, felsefenin bu üç boyutlu zenginliğini unutup, alanlardan birine takılıp kalmaktadırlar. Örneğin Wittgenstein (genç olanı!) teorik alanda, dil içinde tükenip kalarak felsefeyi bitirebiliyor. Pratik alandaki etkisizlik felsefenin sonu olarak görülebiliyor. Poetik alana ise felsefenin dışında sanatın alanı olarak bakılıyor.
Felsefenin içine düştüğü tıkanık durum, bu üçlü etkileşim içinde yorumlanarak aşılabilir. Felsefe yalnızca theoria, yalnızca praktikê, yalnızca poetikê değildir. Bu alanlar arasında geliştirebilecek bir uyum, bir harmonia ya da bu uyum aranırken yaşanacak geliştirici çatışmalar, felsefenin geleceğe açılışında, kendi sınırlarını’ aşmada anlamlı görünüyor
--------------------------------------------------------
Bilim ve Ütopya, Ocak 1999 – Sayı: 55
YENİ KİTAPLARIM: 1.KÖŞEDEKİ CAN PENCERESİNDEN 2.FELSEFEDEN DOĞAN YAŞAM 3.TEZ ZAMANI 4.KIRK BİR DÜŞÜNEN HAİKU 5.ŞİİRİN PATİKALARINDA 6.NIETZSCHE’NİN GÖNLÜ













